Subscribe: BORA'NIN DÜNYASI
http://borayuret.blogspot.com/feeds/posts/default
Added By: Feedage Forager Feedage Grade C rated
Language: Turkish
Tags:
ama  ankara  ben  bir  bora yüret  bora  daha  eğitim  gibi  hedefbilgi  için  olarak  oracle  sonra  yüret  çok 
Rate this Feed
Rate this feedRate this feedRate this feedRate this feedRate this feed
Rate this feed 1 starRate this feed 2 starRate this feed 3 starRate this feed 4 starRate this feed 5 star

Comments (0)

Feed Details and Statistics Feed Statistics
Preview: BORA'NIN DÜNYASI

BORA'NIN DÜNYASI



Bora Yüret'in yaşadıklarının bir bölümünü paylaşmak için oluşturduğu günlük.



Updated: 2017-07-20T18:53:29.069+03:00

 



1 Yorum

2011-05-05T14:11:00.669+03:00

UZUN ZAMAN OLDU...


(image)

En son 2 sene önce yazmışım günlüğüme. Google sitelerine erişim yasaklanınca keyfim kaçtı ve günlüğümü çok fazla güncellemedim. Bir de çok yoğun bir koşuşturma içindeydim, sonunda tekrar yazabilme imkanı buldum.

2 yıllık dönemde önemli olaylar yaşadım. İstanbul'da askerlik hizmetimi tamamladım. Bu benim mesleki anlamda da ciddi olarak rahatlamama yol açacak.

İşte bu yoğun dönemde de yazmaya çok fırsat bulamadım. 2010 Eylül ayında askerlik bitti ve çok özlediğim şirketime döndüm, işlerimin başına geçtim.

Garip'i ve Vosvos'u soranlar için de, ikisi de hala benimle. Önümüzdeki günlerde yazılarımda onlar da olacak zaten.

Görüşmek üzere...

Bora YÜRET
16 Ekim 2010, Ankara



10 Yorum

2008-06-07T01:15:57.311+03:00

VE GARİP İYİLEŞTİ...Yağmurlu bir günde karşılaşmıştık onunla. Havaalanına giden çevreyolunda en sağ şeritte yattığı gün dün gibi aklımda. Arabalar tarafından ezilmişti, arka ayaklarının kemikleri gözüküyordu. Korkmuştu, ıslanmıştı, kanlar içindeydi, zangır zangır titriyordu, ama ağlamıyordu Garip'im. Havlamıyordu. Isırmamıştı beni yanına gidince. İsyan etmiyordu insanların duyarsızlıklarına, boğaz köprüsünü seyreder gibi kendisini kanlar içinde seyrederek geçmelerine kızmıyordu. Benim gözyaşlarım onun kanlarına karışarak gitmiştik arabamıza, tekrar ayağa kalkıp kalkamayacağını bilmeden.Bir değişikti işte oğlum, ilk günden beri. Onca kan kaybına ölmemişti. 10 aylıkmış kaza geçirdiğinde, şimdi 1 yaşında. 3 ayak ameliyatı, bir de kalça kırığı ameliyatı geçirdi. Kalça kırığı ameliyatından dolayı sol arka ayağı aksıyor, ve hep aksayacakmış. Ama yine de yürüyor, buna seviniyorum. Ne komut dinliyor, ne de öğreniyor, sokak köpeği :) Gidip mahallenin çöplerini karıştırıyor. Ben ona çöpleri karıştırmamayı öğreteceğimi düşünüyordum, neredeyse tersi oldu, bazen yardım etmek zorunda bile kalabiliyorum :)İyileşmişti ama kaderi onu bizim bahçede de yalnız bırakmadı. Kimliği belirsiz bir komşumuz tarafından "aşısız" diye belediye veterinerlik ekiplerine şikayet edildi. Aslında aşıları vardı, ama karnesi veterinerdeydi, almamıştık. Bir sabah mavi bir kamyonetle belediyeden geldiler, Garip'i götürmeye. Aşıları olduğunu söyledim, "karnesi olmadan olmaz" dediler. Hayatımda hiç yapmayacağım birşey yaptım. Elime baltayı aldım ve bahçe kapısının yanına geçtim. Gelen görevlilere "Ben sağ iken onu buradan çıkaramazsınız" dedim. Ne yapardım bilmiyordum ama köpeğimi o sakat haliyle barınağa götürülmek üzere asla bırakmazdım. Barınakların çoğu güçlü köpeklerin güçsüz köpekleri parçalayarak öldürdükleri yerler. Gecenin 3'ünde ayaklarındaki iltihaplardan dolayı inlemesine uyanıp uyuyana kadar başını okşadığım, sırtını kaşıdığım köpeğimi barınağa götürülmek üzere veremezdim. Sesimin sertleştiğini duyan Garip'de saklandığı yerden çıkıp sakat haliyle sendeleye sendeleye yanıma geldi, beni korumaya. Görevliler halini görünce acıdılar. Ve "birlikte veterinere gidelim karnesini görelim" dediler, sorun çözüldü. O komşu hiçbir zaman ortaya çıkmadı, ben de kendisini Allah'a havale ettim. Allah'ın adaleti bazen gecikir gibi olur, ama mutlaka tecelli eder.Şimdi sorunlarımız bitti gibi, Garip iyileşti. Yan komşumuzun Badem isimli kurt köpeğiyle de kankalar, sabah akşam birlikte gezmeye çıkarıyoruz, o olmadan gitmek istemiyor. Bahçede de en sevdiği şey çimlerin üzerinde yatmak. Önce yasaktı, çitlerle engellemiştik, ama çitlerin önüne gidip ağlamasına kıyamadım, artık o da serbest. Öncelikle Garip'i iyileştiren veteriner Yavuz Abi'sine teşekkür ediyoruz. Ameliyatları süresince bizi arayıp soran tüm dostlara teşekkür ediyoruz. Maddi yükünü paylaşmayı teklif eden vosvos.info üyelerine de selam olsun. Ama Garip yük değil, artık ailemizden birisi, bütçeyi onun ihtiyaçlarını da koyarak planlıyoruz :) Eşime de çok teşekkür ediyorum. Gecenin 3'ünde "Garip inliyor galiba" diye kalkıp yanına giden bir kocayı herkes çekemezdi. Eşim de en az benim kadar özveri gösterdi, çabuk iyileşsin diye kemikler kaynattı. Sen bahçemizde bakmaya onay vermeseydin bunları yapamazdık Gülser, belki de Garip'i yaşatamazdık. Bütün kalbimle tekrar teşekkür ederim. Ve de sandıktan Garip'e kulübe yapan, ben şehir dışındayken Garip'i her gün gezdiren komşumuz Hüseyin Bey'e, Badem'in(komşumuzun kurt köpeği) yemeklerinin yarısını, bazen yarısından da fazlasını "onun kemiklerinin güçlenmeye ihtiyacı var" diye Garip'e veren eşi Nurhan Hanım'a çok teşekkür ediyorum.Günlüğümü takip eden arkadaşlarım neden gü[...]




2008-04-09T07:14:52.657+03:00

İyileşmelisin Garip, senin için dua ediyorum... Cuma günü bir projemiz için toplantı yapmak üzere havaalanı yolundan Man Türkiye'ye gidiyordum. Vosvosla gittiğim için otobanda orta şeritten ağır ağır gidiyordum. İleride sağ şeritteki tüm araçların benim şeridime doğru geçtiklerini gördüm. Herhalde kaza var dedim, ama görünürde arabada yoktu. Yan şeritten geçerken sağ şeritte yatan bir köpek gördüm. Öldüğünü düşündüm ve içimi büyük bir üzüntü kapladı. O sırada kafasını kaldırdı ve kara kara gözleriyle bana baktı, göz göze geldik. O kadar çaresizdi ki. Aynadan bakınca hareket edemediğini anladım. Araçlar üzerine üzerine geliyor, son anda şerit değiştirebiliyorlardı. Muhtemelen bir araba çarpmıştı ve bir kere daha ezilmesi an meselesiydi. 300 - 400 metre sorumsuzca gittikten sonra durup yardım etmem gerektiğine karar verdim. Arabamı hemen onun bulunduğu şeride çektim ve dörtlüleri yakıp geri geri geldim. Köpeğe 2 metre kala durdum. Arabadan inip yanına gittim. Isırıp ısırmayacağını bilemiyordum, ama bacaklarından gelen kanı görünce fazla vaktim olmadığına karar verdim. Elimi kafasına uzattım, okşadım, hiçbirşey yapmadı. Güzel gözleri faltaşı gibi açılmış etrafına bakıyordu. Ayakları kırılmış gözüküyordu ve kan kaybediyordu. İnsanoğlu hain bir yaratık, önce özene bezene aldığım yeni vosvosuma alırsam kan olacağını düşündüm, sonra da kendimden utanıp paltomu çıkardım, güzelce üzerine örttüm ve kucakladım. Fiziki olarak büyük bir köpekti, ben ayaklarının acımaması için uğraşırken nefesini kulağımda hissettim. İstese beni ısırabilirdi, ona çarpıp kaçan insanlıktan nasibini almamış hayvanın acısını benden çıkartabilirdi, yapmadı. Sadece arabaya bindirirken girmemek için vosvosun tavanını ısırdı. "Bırak güzelim, seni iyileştireceğim" diyebildim sadece ve gözlerimin içine baka baka bıraktı, sanki iyileşmeye gideceğini anladı.Man'daki arkadaşlarıma toplantıya katılamayacağımı iletip, köpeği doğru Veterinerlik Fakültesine yola çıkardım. Fakülteye vardık, ama Pazartesi'nden önce müdahele edemeyiz dediler. "O zaman ilk müdahelesini yapın, kan kaybediyor" dedim. Binbir nazla ilk müdahelesini yaptılar, gereken ilaçları eczaneden aldık. Ve hikayenin ikinci bölümü başladı, köpek acı çekiyordu, acil tedavi edilmesi gerekiyordu.Çayyolu İlko Sitesi'nde veteriner Yavuz Bey'i aradım. Daha önce sokak köpekleri tarafından parça parça edilmiş bir köpeği nasıl hayata döndürdüğünü görmüştüm. Alıp getirebilirsem bakabileceğini söyledi. Zaten Veterinerlik Fakültesi'nden biran önce götürmem için gözümün içine bakıyorlardı. Erkek olduğunu Veterinerlik Fakültesi'nde öğrendim. Isırmasın diye ağzını sargı beziyle bağlamışlardı, halbuki hayatının karartılmasına ve yolun ortasında öylece bırakıp gidilmesine rağmen hala insanlara zarar vermiyordu. Hala şaşkın şaşkın çevresine bakıyordu. Onu öyle görünce içim acıdı, gözyaşlarıma hakim olamadım. Yanına gittim, kafasını okşadım, kulağına eğilip "Dayan oğlum" dedim, "dayanmak zorundasın, iyileşince seninle oyunlar oynayacağız.". Gözlerini yumdu ve kafasını elimin üstüne bıraktı. Öldüğünü düşündüm, "bizimle ilgilenin, ölüyoooor" diye bağırdım. "Sadece yorgun, serumun etkisinden, biran önce götürün" dediler. Köpeği kucakladığım gibi arabamın arka koltuğuna koydum. Dörtlülerimizi yaktık, kornamıza basarak vosvosun herhalde bundan sonra görüp görebileceği son hızla(140 km) Çayyolu'na yola çıktık. Kafasını benim kurs kitaplarımın üzerine koymuş şaşkın şaşkın bana bakıyordu, kanaması biraz durmuştu. Arabanın sıcaklığıyla ıslaklığı da gitmişti, kurumaya başlamıştı, kafasını kurs kitaplarımın üzerine koymuş şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu. Çayyolu'na varınca Y[...]



4 Yorum

2008-02-21T14:36:04.406+02:00

HedefBilgi IT Academy değil, HedefBilgi Bilişim Akademisi!!!

Dün bizden daha önce eğitim almış birisinin özgeçmişini, kişi hakkında fikrimi almak için bana gönderdiler. Eğitimler bölümünde veritabanı yönetimi eğitimlerini HedefBilgi IT Academy'den aldığı yazıyordu.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Biz ne zaman IT Academy olduk, nerede IT Academy yazdık? Hemen ilgili kişiyi aradım ve bu yanlışı düzeltmesini istedim. O da yabancı bir şirkete özgeçmişini gönderirken HedefBilgi IT Academy yaptığını, ondan sonra da öyle kaldığını anlattı. HedefBilgi Bilişim Akademisi'nin bir şirket ismi olduğunu, yabancı şirkete başvurulurken HedefBilgi IT Academy yapılamayacağını, gerekirse yanına parantez içinde IT Academy yazabileceğini söyledim ve gerekli düzeltmeyi yapmasını rica ettim.

2005'de HedefBilgi'yi kurarken çevremden onlarca isim önerisi gelmişti. EuroTrain, vs. gibi öneriler vardı. Birinci önceliğimin Türkçe isim olduğunu söyledim. İsmi de HedefBilgi olarak belirledik. Ve de HedefBilgi IT Academy demedik, HedefBilgi Information Technologies de demedik. HedefBilgi Bilişim Akademisi dedik. Bazı kişiler "IT sektöründe bu tarz isimlerin tutmayacağını" söylemişti. Ben de "IT sektöründe tutunamazsak, bilişim sektöründe tutunmaya çalışırız" demiştim. Türkçe isim olmazsa olmazımızdır.

Bundan 14 sene önce bisikletimi tamir ettirmek için Akın Abi'ye gitmiştim, Etlik'te. Girişte "Akın Bicycle Palace" diye yeni bir tabela duruyordu. Akın Abi'ye ne olduğunu sordum, "şimdi böyle moda, böyle yazmazsak yabancılar anlamaz" dedi. "Türkler anlıyor mu?" dedim, "kör müsün, yanında kocaman bisiklet resmi var" dedi. "Yabancılar kör mü, onlar resimden anlamıyor mu?" dedim, cevap veremedi. "Senin aklın ermez öyle şeylere, getir de bisikletini yapalım" dedi, "Hayır" dedim, "Yabancılara gösterdiğin saygıyı bize de göstermek zorundasın. Bu tabela Türkçe olmadığı takdirde artık sana gelmeyeceğim" deyip çıkıp gittim. Akın abi daha sonra tabelayı Türkçesi ile değiştirdi ama, benim bir daha gitmek içimden gelmedi.

Aynı hatayı biz de yapmayacağız. Türkiye'de, Türklere hizmet veren, bir Türk şirketiyiz. Adımız da, dilimiz de her zaman Türkçe kalacaktır.

Bora YÜRET
21 Şubat 2008, Ankara

(image)




2008-01-28T13:11:03.930+02:00

SENİ BEKLİYORUM VOSVOS, ÇOK UZUN ZAMANDIR...Ben 3-4 yaşlarındayken (1981-1982 yılları) apartmanımızın önünde tek bir araba dururdu, kırmızı bir vosvos. Biraz daha büyünce 74 model olduğunu öğrendim. Bütün araba hayallerimi o araba üzerine kurmuştum. Ali İhsan amca da sağolsun, beni hep gezdirirdi. O araba benim için çok değerliydi. Bir kova iki bez alıp yıkamaya gittiğimi hatırlarım :) Başkasının arabasını, saatlerce. Bir de utanmadan Ali İhsan amcadan anahtarı isteyip içini temizleyeceğimi söylerdim, beni sürücü koltuğuna oturttuğunda da 6 yaşımda dalar giderdim :) Aradan yıllar geçti. Şimdi 30 yaşındayım. Eşimle ilk arabamız Uno'ydu. Frenlerini güvenli bulmadığımız için 2005 yılında binbir sıkıntıyla Toyota Corolla aldık. İlk defa tüketici kredisiyle tanışmıştım :) Önce bankanın diye rahat binemiyordum, 1,5 sene sonra tamamen bizim oldu. Şimdi hala ona biniyoruz, çok da sağlam bir araba. Ama benim içimden hiçbir zaman çıkıp arabamı yıkamak gelmedi. Çok kirlenince ayda yılda bir araba yıkamacıya götürüyorum. Çünkü bu arabayla ilgili hiç hayal kurmamıştım. İhtiyaç olduğu için aldık ve biniyoruz. Aramızda duygusal bir bağ oluşmadı :) Eşime yıllar sonra ondan bahsettim, kırmızı vosvostan. Ondan çocukken de, gençken de, şimdi de hiç vazgeçmedim. İşyerlerimizden dolayı iki arabaya da ihtiyacımız olduğu için eşim de anlayış gösterdi ve Vosvos almaya karar verdim. Hevesle internet sitelerine girdim. Sürüyle vosvos var. Her renkten, her fiyattan. Dedikodular var, 35 yaşı geçtiği için trafikten men edilecekler, vs. Ama ben vosvos kullanma hayalimi gerçekleştiremediğim için yılmadım. Sonunda küçükken hayalini kurduğum gibi bir vosvos buldum. En iyisi değil, en iddialısı değil, en pahalısı değil, en ucuzu da değil, ama tam hayal ettiğim gibi.Sahibi Davut Bey, bu vosvos ikinci arabası. Bu şanslı vosvos kapalı garajda korunuyor. Ona arabayı almak istediğimi, sadece peşin ödeme yapmak için birkaç haftaya ihtiyacım olduğunu söyledim. Davut Bey anlayışla karşıladı, bekleyeceğini söyledi. Ve Murphy kanunları her zamanki gibi geçerli oldu ve hiç olmadık ödemeler çıktı, almamız gereken ödemeleri de alamadık. 1-2 hafta derken aradan 2 ay geçti. Ben vosvosun satıldığını düşünürken bir gün Davut Bey aradı. Soranlar olduğunu ve ben almayacaksam başka birisine satmak istediğini söyledi. İnanılmaz bir incelikti, hiç sormadan da satabilirdi. Onunla birlikte Vosvos'u ustaya götürdük, usta da "taş gibi" dedi. Ufak tefek keyfe keder arızaları var, onları da alınca yaptıracağım.Davut Bey beni 2 hafta daha bekleyecek. Ben de ödemelerimi alır almaz vosvosu almaya gideceğim. Vosvosun haberi yok ama, adını Poyraz koydum. İleride oğlum olursa onun adını Poyraz koyacaktım, kısmet, olursa adaş olurlar :) Bu anlatılması zor bir duygu. Onu almaya gittiğimi düşündükçe bile heyecanlanıyorum. Bir çocuğun bir oyuncağı hayal etmesi gibi, beklemesi gibi.Çok az kaldı Poyraz, yakında kavuşacağız...Bora YÜRET28 Ocak 2008, Ankara[...]




2008-01-23T16:10:45.296+02:00

HEDEFBİLGİ ve ORACLE EĞİTİM TÜRKİYE MÜCADELESİ...Bilindiği gibi 2005 yılı haziran ayından itibaren HedefBilgi üzerinden çalışıyorum. 2007 yılı başından itibaren de çeşitli sebeplerden dolayı Oracle Eğitim Türkiye ve eğitim ortakları adına eğitim vermeme kararı aldım. Bundan sonra OET(Oracle Eğitim Türkiye) ile aramızdaki mücadele başladı. OET'nin başındaki Gökhan Uğuroğlu bana eğitimlerimde Oracle Database Express Edition versiyonunu bile (ücretsizdir, lisans gerektirmez, eğitimlerde kullanılabilir) kullanamayacağımı, eğitim vereceksem OET'ye bağlı olarak verebileceğimi, yoksa veremeyeceğimi söyledi.Bu rekabet kanunlarına aykırı bir durum. Düşünün bir kamu kurumu ihale düzenliyor. Rekabet açısından ve Kamu İhale Kurumu düzenlemeleri uyarınca, bu ihaleye en az 3 firma katılmak zorunda. OET gidip şartnameye "Eğitimi verecek şirket Oracle Eğitim yetkili merkezi olmalıdır" şartını bir şekilde koyduruyor. Bu noktada, rekabet bitiyor. İhaleye sadece Oracle Eğitim Türkiye ve eğitim ortakları(Tüm Türkiye'de 3 firma, İnfopark, Bilginç, i-Akademi) katılabiliyor. Eğitim ortaklarının eğitim fiyatlarını zaten Oracle Global belirliyor. Böylece 3 şirket olarak katılıp rekabet etmiş gibi gözüküyorlar. Aslında ben onların yerinde olsam günlük eğitim bedelini 100.000 dolar yaparım. Çünkü nasıl olsa eğitim hakkının sadece kendilerinde olduğunu, başka bir şirketin eğitim veremeyeceğini söylüyorlar.Biz de gerçek rekabeti yaratmak için eğitimlerde bağımsız bir firma olarak, HedefBilgi olarak yer alma kararı aldık. Ve kamu kurumlarına "Oracle Yetkili Eğitim merkezi olmalıdır" şartının çıkarılması gerektiğini, bunun rekabeti engellemek dışında hiçbir şeye yaramayacağını anlattık. Kurumlar eğitim alırken genelde eğitmenin özgeçmişine bakarlar. Çünkü bir eğitimin iyi geçmesinin ön koşulu anlattığı konuya hakim, tecrübeli bir eğitmendir. Kurumlara daha önce OET ve eğitim ortakları adına eğitim verebildiğime göre, HedefBilgi üzerinden de aynı kalitede eğitimler verebileceğimi anlattım. Ve bazı kurumları ikna ettik, eğitimleri HedefBilgi olarak biz verdik, eğitimler de son derece başarılı geçti.Bu noktadan sonra devreye bir kez daha OET girdi. Geçtiğimiz günlerde Oracle eğitimi vermeye yetkimizin olmadığı ile ilgili Oracle Türkiye'den gelen bir ihtar aldık. Ayrıca ihtarda eğitimler de Oracle Eğitim'in orjinal dökümanlarını kullandığımız gibi uydurma beyanlar da vardı. Derhal avukatıma gittim ve bu konu ile ilgili dava açmak istediğimi belirttim. Avukatım önce karşı ihtar yollamayı uygun buldu. Eğitimlerimizde Amerika'daki Sideris şirketinden satın aldığımız eğitim notlarını kullandığımızı ve bir daha böyle yalan bir beyanda bulunulursa haklarında dava açacağımızı belirttik.Daha sonra da bu konu ile ilgili Oracle'dan önemli kişilere ulaşmaya çalıştım. Forumlar aracılığıyla Oracle Başkan Yardımcısı'na(Mark Townsend) kadar ulaştım. Oracle Başkan Yardımcısı, Oracle Database Express Edition sürümünü eğitimlerde özgürce kullanabileceğimizi, herhangi bir izin gerektirmediğini belirtti. Ama OET Müdürü Gökhan Uğuroğlu Express Edition'ı bile eğitimlerimizde kullanamayacağımızı söylemişti. Hatta o takdirde bir sürümü için lisans almak istediğimi belirttiğimde "işlemci başına lisans alamazsın, eğitime katılan her öğrenci(10 kişi) başına lisans alman gerekir, bu lisansı da her eğitimde yenilemen gerekir" demişti. Sanırım Koç ya da Sabancı bile bu kadar lisans parası ödemiyordur Oracle'a. OET'nin bizi durdurmak için bulduğu yeni bir yol. Ama Oracle Başkan Yardımcısı, Express Edition'ı eğitimlerde lisans gerekmeden kullanabileceğimizi söyleyerek kendi OET Ülke Müdürü'nü yalancı çıkarmış oldu. Ayrıca [...]




2007-11-11T06:08:03.638+02:00

NEDEN GÜNCELLEYEMEDİM?
Bir süredir günlüğümü güncelleyemedim çünkü Ağustos ayından itibaren bütün enerjimi Çayyolu'nda açılan HedefBilgi Bilişim Akademisi ofisine yoğunlaştırmış durumdayım. Taşındıktan sonra telefon, dolayısıyla internet bağlantısının olmadığını öğrendik. Bina müstakil olduğu için telefon bağlatmak da çok kolay değil, en yakın pano 80 metre ötedeydi ve yer kazılarak altından borular döşenmesi gerekiyordu. Uzun süre bekledik ama sonunda yarın telefon için kazı başlayacak ve 2-3 gün içinde de telefonumuza ve internetimize kavuşmuş olacağız.
Bu süre içinde acil işler dışında internette çok olamadığım için günlüğümü güncelleme fırsatı bulamadım ama önümüzdeki haftadan itibaren yoğun bir şekilde güncelliyor olacağım.
Görüşmek üzere,
Bora YÜRET
11 Kasım 2007, Ankara




2007-09-25T23:11:13.417+03:00

DİZİM, DİZİM, DİZİM AĞRIYOR...

Hayatımın hiçbir döneminde seyahat ederken zorlanmamıştım. Ama son zamanlarda oturur oturmaz sağ dizimde hafif bir ağrı başlıyor. Bir süre sonra da sanki kopartacakmış gibi bütün dizimi kaplıyor. Otobüste uyuyakaldığımda büyük acılarla uyanıp dizimi kıvırma egzersizleri yapmak zorunda kalıyorum. Arabayla seyahat ederken bile maksimum 1 saat araba kullanabiliyorum, durup arabadan inip dizimi kıvırma ve düzeltme egzersizleri yapmak zorunda kalıyorum yoksa ağrı dayanılmaz oluyor. Doktora gitmem gerektiğini biliyorum ama o kadar çok yere seyahat etmek zorundayım ve iş programım o kadar yoğun ki, dinlenmek veya operasyon geçirmek zorunda kalıp bu seyahatleri yapamamaktan korktuğum için şimdilik doktora da gitmiyorum.

Şimdilik acıya katlanabiliyorum, ama arka tarafta da müdahelenin gecikmesinden doğabilecek önemli bir rahatsızlık olmasından çekiniyorum. Dizimin bana sadece 1 ay daha müsade etmesi gerekiyor. Yoğun programımı atlattıktan sonra o da, ben de rahatlayacağız.

Önce sağlık diye boşuna dememişler. Dizim yüzünden ilk defa seyahat etmeye, otobüse binmeye korkuyorum.

Bora YÜRET
25 Eylül 2007, İstanbul




2007-07-31T11:58:48.748+03:00

HAYVANLARA SU VERİN, ÖLÜYORLAR...

Haftasonu işim gereği İstanbul'daydım. Pazar sabahı kahvaltıdan sonra Kadıköy'de yürüyüşe çıktım. İstanbul gerçekten çok güzel bir şehir. İşlerim olmasa bütün gün vapurla karşıdan karşıya geçebilirim. O kadar güzel.

Kadıköy'de Pazar sabahı hava çok sıcaktı. Gazete ve bir şişe soğuk su alıp ağaç gölgesinde bir banka oturdum. Biraz su içtim, sonra da gazetemi okumaya devam ettim. Bankın ön taraflarına bir köpek geldi. Gitmeyince dikkatimi çekti, gazeteyi indirip baktım. Hiç kıpırdamadan yanımdaki su şişesine bakıyordu. Yanımda kap benzeri birşey olmadığı için suyu avucuma döktüm. Çekine çekine geldi ve içmeye başladı. Su zaten az kaldığı için bitti. Ama o hala şişeye bakmaya devam ediyordu :)

Yakındaki büfeden bir şişe su daha aldım, bir de plastik bardak. Köpek şişedeki bütün suyu kana kana içti. Sonra dönüp etrafıma baktım. Parklarda, bankların yanında insanların ellerindeki sudan içebilmek için yanaşmaya çalışan köpekler vardı. Ama biz onları görmüyorduk. 4 ya da 5 şişe su aldım hepsinin içmesi için. Hepsine tek tek su içirdim. Suyu içtikten sonra peşimden gelmeye çalışmaları, hareketlenmeleri, kuyruk sallamaları, benimle oyunlar oynamak istemeleri benim için büyük bir mutluluktu diyebilirim.

Parkta bulunan zabıta görevlilerinden köpekler ve kuşlar için su kabı bulundurmalarını, hayvanların susuzluktan öleceklerini söyledim. Haklı olduğumu söyleyip, büyük bir kabı suyla doldurup parka koydular. Ben giderken başka köpekler su içmek için toplanıyordu.

İnsanlar olarak etrafımızda bizim dışımızda yaşayan canlıları görmüyoruz. Küresel ısınmaya sebep olan köpekler ya da güvercinler değil, bizleriz. Ama susuzluktan ölenler onlar! Bu adaletsizliği düzeltmek adına onlara su verin. Evinizin balkonuna kuşlar ve güvercinler için su koyun, sokaklara köpekler, kediler ve diğer canlılar için su kapları bırakın. Biz görmüyoruz ama onlar ölüyorlar. Hiçbir canlı susuzluktan ölmeyi hak etmiyor.

Bora YÜRET
31 Temmuz 2007, Eskişehir





2007-07-22T12:36:42.694+03:00

Oracle Veritabanı Yöneticisi (DBA) Yetiştirme Programı Başlıyor...

6 aylık bir aradan sonra eğitim sektörüne geri dönmeye karar verdim. Bu kararımda öğretmeyi çok sevmemin ve eğitim tarafından ayrı kalamayacağımı anlamamın yanı sıra, sektörde verilen eğitimlerin amaçtan giderek uzaklaşması, ticari kaygıların ön planda tutulması, eğitim veren kişilerin OCP sertifikası olmayan kişiler olması, vb. sebeplerin de payı olmuştur.

Eğitim tarafına ara vermiştim çünkü firmalara bağlı çalışıyordum. Kendi eğitim dökümanlarımı seçemiyordum, kendi eğitim konularımı seçemiyordum. Gerekli olduğuna inandığım kısımları anlatamazken (örneğin, export-import, hangi eğitim dökümanında var?), gereksiz bulduğum birçok bölümü anlatmak zorunda kalıyordum. Bu sorunu da eğitimleri kendi şirketim üzerinden vermeye başlayarak çözdüm. Şimdi eğitimlerimde bana göre bu alanda en iyisi olduğuna inandığım Sideris firmasının eğitim dökümanlarını dağıtıyorum. Eksik olduğuna inandığım yerleri de Türkçe dökümanlar yazarak kapatıyorum. Dolayısıyla eğitimlerin daha fazla içime sindiğini söyleyebilirim.

Danışmanlık yaptığım projelerde çoğu zaman yedek alınmadığını, tuning çalışmalarını yapılmadığını görüyorum. Bunun sebebi de sektördeki iyi veritabanı yöneticisinin azlığı. Yokluğu demiyorum, DBA başlığı ile çalışan, ama çalışma hayatı boyunca hiç RMAN ile yedek almamış ya da bir sorgunun bir indeksi ne zaman kullanıp ne zaman kullanmayacağını bilmeyen DBA'ler var. Bu kişiler hem biliyor gibi görünüp eğitim almayı reddediyorlar, hem veritabanı yöneticiliği mesleğine zarar veriyorlar, hem de çalıştıkları kurumları yüksek risk altında bırakıyorlar.

Şimdi önümdeki hedef, veritabanı yöneticisi yetiştirmek. Farklı farklı zamanlarda farklı farklı kurumlardan alınmış, dolayısıyla entegrasyonu sağlamanın zor olduğu eğitimler yerine, tüm eğitimlerin paket bir programda alınması. Dolayısıyla da sorumluluk alınabilmesi. Sektördeki Oracle eğitimlerinde ciddi bir pratik eksikliği görüyorum. PL/SQL gibi çok önemli bir dile, OCP sertifika programında neredeyse hiç yer verilmiyor. Sizden her tablodaki kayıt sayısını istediğimde bunu PL/SQL ile 1 dakikada yapabilirsiniz, ama TOAD ile yapmaya çalışırsanız hem komik olur, hem de tablo sayısına göre saatler sürebilir. Dolayısıyla kendi eğitim programıma PL/SQL'i de ekledim. Eğitim programı tamamlandığında direk olarak projeye katılmaya hazır kişiler yetiştirmeyi planlıyorum. Tabi bu programa katılacak kişilerin kendi isteklerine de bağlı.

Sonuç olarak projede çalışmayı bırakıp, gerçek işime döndüm. Bu programdan yetişecek kişileri önemli projelerde görmekten büyük mutluluk duyacağım ve bunun için elimden geleni yapacağım. HedefBilgi Bilişim Akademisi yakın bir zamanda Türkiye'nin en iyi Oracle eğitimi veren ve en iyi Oracle DBA yetiştiren kurumu olarak bilinecektir. 22 Eylül'de başlayacak Oracle Veritabanı Yöneticisi (DBA) Yetiştirme Programı'da bunun başlangıcı olacaktır.

Görüşmek üzere,

Bora YÜRET
22 Temmuz 2007, Ankara




2007-07-13T01:19:21.721+03:00

AKÇAKOCA GEZİSİ

İş hayatının yıpratıcı etkilerinden biraz olsun uzaklaşabilmek amacıyla geçtiğimiz haftasonu eşimle denize gitmeye karar verdik. Denize girmek istiyorduk ve sadece Cumartesi Pazar'ımız vardı. Dolayısıyla Ankara'ya en yakın (biz yaklaşık 2,5 saatte gittik) deniz olarak Akçakoca'yı bildiğimiz için Cumartesi sabah 8:30 gibi yola çıkıp 11:00 gibi Akçakoca'da olduk. Otele kaydımızı yaptırır yaptırmaz da Ceneviz Kalesi plajına gittik. Ormanla denizin içiçe girdiği çok güzel bir yer bu plaj.


(image)
Sanki Antalya'daymışız gibi 2 gün tadını çıkardık. Çok dinlendirici oldu. Güneşe de denize de doyduk.

Bir türlü dönmek istemediğimiz için Pazar akşam yola çıkmaya karar verdik. Denizden çıkıp direk arabaya binerek yola çıktık. Plaj çıkışı kalabalık olduğu için ben o telaşede ayakkabılarımı giyemedim. Terlikle de araba kullanamayacağım için terlikleri çıkarıp kalabalık bölgeden kurtulana kadar çıplak ayakla araba kullanmak zorunda kaldım. İlginç bir şekilde pedallara rahatlıkla hakimiyet sağlanabiliyor. Otobanda hızımız çoğu zaman 150-160 km'ye çıkmasına rağmen en ufak bir dezavantaj yaşamadım. Orada dururuz ayakkabıları giyerim, burada dururuz ayakkabıları giyerim diye diye ertelerken Ankara'ya kadar geldik :)

Değişik ve eğlenceli bir haftasonu oldu. Bu sıcaklarda Akçakoca'da denize girmeyi tavsiye ederim. Mavi bayraklı çok güzel bir plajı var. Sıcaklarda çıplak ayakla araba kullanmak çok ferah bir araba kullanma şekli olmasına rağmen onu tavsiye edemiyorum, herkesde aynı sonucu vermiyor. Bir arkadaşım "Denedim, öndeki arabaya bindiriyordum az kalsın. Birşey değil, polis filan gelse ona ne diyecektim Ankara'nın göbeğinde çıplak ayak. " diye geldi. Ben de aslında bagajdan ayakkabıları almaya üşendiğim için denemiştim, bir daha dener miyim bilmiyorum :)

Görüşmek üzere,

Bora YÜRET
13 Temmuz 2007, Ankara




2007-05-30T00:55:38.191+03:00

Yedikule Hayvan Barınağı'na yardım ediyoruz, bugün çok huzurluyum...Sokaklarda sahipsiz, aç kalmış, insanlar tarafından eziyet edilmiş, yavruyken bir heves alınıp azıcık büyünce bıkılıp sokağa atılmış hayvanları gördükçe içim burkulur. Bir haber bülteninde savunmasız bir sokak köpeğinin canlı canlı çöp konteynırına atılması(canlı canlı diyorum, konteynır içine atılan çöpleri daha az yer kaplasın diye sıkıştıran bir alet!) ve o köpeğin son kez kameraya bakışı gözümün önünden hiç gitmez ve ömrüm boyunca da gitmeyecek.Ama bu hayvanlara yardım etmek sanıldığı kadar kolay iş değil. Yaşamaları için barınak lazım, hastalanmamaları için barınakların dezenfekte edilmesi lazım, ve de yaşamlarını sürdürebilmeleri için yiyecek lazım. Bunları bireysel çabalarla sağlayabilmek çok zor.Benim hep hayalini kurduğum barınağı Fatih Belediyesi yapmış, Yedikule Hayvan Barınağı. http://www.fatihbelediyesiyedikulehayvanbarinagi.com adresinde siteleri de var. Çok güzel tasarlanmış, hayvanların çok temiz ve sevgiyle bakıldığı bir barınak.Yaklaşık 2000 civarında evcil hayvana bakıyorlar, tedavilerini üstleniyorlar, ve karınlarını doyuruyorlar. Bu maliyetleri karşılayabilmek için de sitelerinden hayvanseverlere acil ihtiyaçlarının karşılanması için çağrı yapıyorlar.Ben de bu oluşumun başındaki, o barınağa kendisini adamış Meral Hanım ile e-posta yoluyla temasa geçtim. Meral Hanım 1 litre sütün bile kendileri için çok önemli olduğunu söyledi. Kuru mama ve süt sıkıntısı çektiklerini söyledi.Bir kerelik bir yardımdan çok düzenli olarak yardım edebilmek önemliydi. HedefBilgi Bilişim Akademisi olarak eğitim gelirlerinin bir bölümü ile bu kuruma düzenli olarak yardım etme kararı aldık. Acil ihtiyacın karşılanmasına yardımcı olmak amacıyla 50 litre süt ve 15 kg. kuru mama siparişimiz sabah ellerinde olacak.İnsanlar olarak doğadaki birçok canlının yaşama hakkını elinden aldığımızı düşünüyorum. Onların birazcık daha şefkate ihtiyaçları var. Bu barınakta da şefkate doymuş gözüküyorlar. Bizim de çorbada az da olsa tuzumuz olacağı için bugün çok mutluyum ve çok huzurluyum. İmkanı olan herkesi de bu şirin barınağa mama alarak, süt alarak, veteriner giderlerine katkıda bulunarak yardım etmeye çağırıyorum.Bora YÜRET30 Mayıs 2007, Ankara[...]




2007-05-24T06:06:20.362+03:00

Anafartalar'da Al Bayraklar Var, Korkan Yok!!!

Terör çirkin yüzünü bu sefer Ankara'nın en kalabalık bölgelerinden birinde gösterdi ve 6 kişinin ölümüne, 100'e yakın insanın da yaralanmasına sebep oldu. Terörün amacı korkutmak, sindirmek ve isteklerini kabul ettirmektir. Ama Türk halkı ne zaman korkutularak sindirilebilmiş ki? Buna kimin gücü yeter?

Anafartalar Çarşısı esnafı hain saldırının ertesi günü güne çarşılarını bayraklarla donatarak başladılar. Terörle bir şeyler elde etmeye çalışan hainlere, korkaklara ve karanlık güçlere en güzel dersi verdiler.

(image)
Uzun süredir Anafartalar çarşısı'na gitmemiştim ama açılır açılmaz destek olmak amaçlı ben de gideceğim. Türk Milleti kurşunlarla, bombalarla ve hain saldırılarla yıldırılamayacağını gösterecek, bu hain saldırının cevabını verecektir.

Asil, şerefli ve cesur Türk Milleti'nin bir ferdi olmaktan her zaman gurur duydum, duymaya da devam edeceğim.

Bora YÜRET
24 Mayıs 2007, Ankara






2007-05-16T11:36:17.821+03:00

tutorial = eğitmen? O zaman ben tutorial mıyım?

Beni tanıyanlar Türkçe konusundaki titizliğimi bilirler. Buna rağmen eğitimlerimde her kelimeyi de Türkçeleştirmeye çalışmam. Örneğin "redo log" terimini olduğu gibi kullanırım. Çünkü sektör tarafından kabul görmüş ve kesinleşmiş bir Türkçe karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Ama "eğitim" yerine "training" demem. Kartvizitim İngilizce değilse ünvanımı "eğitmen" olarak belirtirim, "trainer" olarak değil.

Son zamanlarda zamanımın büyük bir bölümünü eğitim dökümanları yazarak geçiriyorum. Sorun da burada başladı. Çok sık olarak "tutorial" kelimesini kullanmak zorunda kalıyorum. Buna karşılık olarak "eğitim dökümanı" terimini kullanabilirim ama daha kısa bir Türkçe karşılığı varsa öğrenmek amacıyla http://www.tbd.org.tr/genel/sozluk.php adresindeki TBD Bilişim Terimleri Karşılıklar Sözlüğü'ne baktım. Sözlüğün önerdiği karşılığı görünce şaşırdım, "tutorial = eğitmen" diyordu.

(image) Bunun doğru bir karşılık olduğunu düşünmüyorum. Eğitmen denilince aklımıza bir dökümandan çok bir kişi geliyor. Ama sonra çalışma grubu'ndaki kişilere baktım, son derece tecrübeli kişiler var. Bu kelime onların onayından geçmiş.

Şimdi aklım karışmış durumda. Eğitim dökümanı soran kişilere "Siteme bir eğitmen koydum, oradan bakabilirsiniz" dediğimde acaba anlatmak istediğim şeyi anlayabilecekler mi? Ya da bir yabancıya yaptığım işi anlatırken "I am a tutorial" desem hakkımda ne düşünür?

Eğer yabancı terimlere karşılık TBD(Türkiye Bilişim Derneği)'nin veya TDK(Türk Dil Kurumu)'nın önerdiği karşılıkları kullanacaksak, üzerinde biraz daha titizlikle çalışılması gerektiğine inanıyorum.

Ben "tutorial" yerine "eğitim dökümanı" demeye bir süre daha devam edeceğim sanırım. "tutorial" kelimesinin daha iyi bir Türkçe karşılığını bilenler varsa da bora@hedefbilgi.com adresine gönderebilirlerse sevinirim.

İyi çalışmalar,

Bora YÜRET
16 Mayıs 2007, Ankara




2007-05-14T00:39:54.899+03:00

Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu kutluyorum...

Fenerbahçe bu hafta Trabzonspor ile berabere kalarak şampiyonluğunu ilan etti. Bir Galatasaray'lı olarak, 3 büyüklerin çok da başarılı olamadığını düşündüğüm bu sezonda şampiyon olan Fenerbahçe'yi ve Fenerbahçe'lileri kutluyorum.

Biz Galatasaray olarak bu sezon bir türlü sorunlarımızı aşamadık ve şampiyonluk potasından uzaklaştık. Galatasaray'lıların heyecanını kaybetmeye başladığını ve acil bir yönetim değişikliğinin gerekli olduğunu düşünüyorum.


Bu hafta Galatasaray-Fenerbahçe maçı var. Galatasaray'lılara yakışan, şampiyonluğu bileğinin hakkıyla elde etmiş olan Fenerbahçe'yi en güzel şekilde ağırlamaktır. Geçen hafta Chelsea, ezeli rakibi olmasına rağmen İngiltere Süper Ligi'nde şampiyonluğunu ilan eden Manchester United'lı futbolcuları kendi sahasında alkışlarla karşılamıştır.

(image) Biz de Türkiye'de bu tür manzaraları görmek istiyoruz. Fanatizm hayatın her dalında zararlıdır ve futbol taraftarlarına da giderek daha fazla bulaşmaya başlamıştır.

Galatasaray'a ve Galatasaray'lılara yakışan, şampiyonu hakettiği gibi alkışlarla ve çiçeklerle karşılamaktır.

Görüşmek üzere,

Bora YÜRET
14 Mayıs 2007, Ankara





2007-04-30T01:32:26.123+03:00

İNSAN, SAĞLIĞINI PARAYLA SATAR MI?

Yaklaşık 1,5 ay önce Çayyolu'ndan Dikmen'e taşınmıştık. Ev sahiplerinden nedense yüzümüz bir türlü gülmüyor. Kira hep tam ödensin, evin de hiç masrafı olmasın istiyorlar. Çayyolu'ndaki evin kapısının çok eski bir ahşap kapı olması nedeniyle ev sahibine çelik kapı taktırması gerektiğini iletmiştik. 2-3 kere yaptığımız çağrılara cevap alamayınca biz de taşınmaya karar verdik ve Dikmen'e geldik.

Geçtiğimiz akşam köpeğim Daisy'i gezdirdikten sonra eve dönerken çatıdaki vericiyi farkettim. En üst kattayız, tam bizim evin üstünde duruyordu. Hemen yöneticiye gittim, yaklaşık 10 senedir durduğunu söyledi. Bu tür baz istasyonlarının meskun mahalde böyle gelişigüzel takılamayacağını, 30-35 metrelik direklerin üzerinde durması gerektiğini söyledim. "Şikayet etmediniz mi?" dedim, baz istasyonunun apartmandakilerin onayıyla takıldığını söyledi. Yani Turkcell bu ev sahiplerine her yıl belli bir para veriyor, bunlar da baz istasyonuna ses çıkarmıyorlar.

Ama bu cahillik! 10 sene önce bu baz istasyonunun zararlarını bilmeyen insanlarla 10 yıl boyunca bozulamayacak bir anlaşma yapıyorsun, anlaşma bozulursa da yüksek miktarlarda tazminat talep ediyorsun. Bunu yapabilmek için de insanların en zayıf yanını, parayı kullanıyorsun.


Yan apartmanda oturan ev sahibi ile görüştüm, "birşey yapmaz, zararı yok" dedi. Zaten apartmanda benim dışımda herkes bilim adamı, elektromanyetik uzmanı. Kimsenin en ufak bir şüphesi yok.
"O zaman neden bütün çatıyı kurşun plakalarla kaplamışlar?" diyorum, ev sahibi "işte zarar vermesin diyeeee" diyerek biraz önce öne sürdüğü bilimsel tezi kanıtlıyor. Ve bu insanlar sağlıklarını apartmana yıllık ödenen belli bir para karşılıında Turkcell'e satıyorlar. Yazık, gerçekten yazık.


(image)
Turkcell gibi bir şirket için yüksek bir direk dikip bu istasyonu oraya koymak çok zor olmasa gerek. Ama insanların zaaflarından faydalanarak zor ama sağlıklı olan yerine kolay ama sağlıksız olanı yapmayı tercih etmişler. Umarım bu baz istasyonlarının zararları bilimsel olarak ispatlanır ve bu istasyonların apartman çatılarına dikilmesi kararını veren kişiler de yargılanıp, cezalarını çekerler.

Dikmen'e taşınalı henüz 1,5 ay olmasına rağmen ve taşınmaktan nefret etmeme rağmen, yeniden taşınma kararı almak zorunda kaldık. Yine Dikmen bölgesinde kalacağız ama bu sefer evin bakacağımız özellikleri arasına çevresinde baz istasyonu olmaması da eklendi.

Bunca emek, bunca zaman boşa gitti. Yeniden ev arıyoruz...

Bora Yüret
30 Nisan 2007, Ankara





2007-04-29T00:10:31.192+03:00

300 SPARTALI, FAZLA ABARTILI...

Geçtiğimiz hafta 300 Spartalı filmini izleme imkanı buldum. Film bana yıllarca Cüneyt Arkın'a haksızlık ettiğimizi düşündürdü. İnanılmaz abartılı savaş sahneleri, Persler'in sahip olduğu garip garip yaratıklar, ve 120.000 kişilik Pers ordusuna direnen 300 spartalı. Ama ne direnme, geçidin başına Spartalılar geçmiş, gelenleri biner biner öldürüyorlar. Yorulma filan yok tabi ki.

Persler birlikte ok attığında sözde güneş kapanıyor, ama Spartalılar kalkanlarının arkasına saklanıp eğlenerek kurtuluyorlar. Nedense Perslerin aklına molotof kokteyli tarzı alevli bir silahı hep birlikte atmak gelmiyor, atsalar 300 Spartalı 300 pirzolaya dönüşecek, ama film bu ya, akıllarına gelmiyor. Aşağıda filmde okların atıldığı bir sahneyi görüyorsunuz:

(image)
Tarihinde kahraman olmayan Yunanlılar, kendilerine böyle mitolojik kahramanlar yaratma peşinde. Truva, 300 Spartalı gibi filmlerle kendilerine sahte kahramanlar yaratmaya çalışıyorlar.

Biz ise 20. yüzyılın gördüğü en büyük savaş kahramanı olan Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını coşkuyla anlatan filmler yapamıyoruz. Yapılanlar da belgesel olmaktan öteye gidemiyor.

Bora Yüret
28 Nisan 2007, Ankara






2007-03-29T16:13:46.842+03:00

BİLİŞİM MESLEĞİ AHLAK İLKELERİ!!!Çalışma hayatında bazen öyle insanlarla karşılaşıyorsunuz ki, aklınıza ne yazık ki her bilişimcinin sahip olamadığı bilişim mesleği ahlak ilkeleri geliyor. O yüzden, bu ilkelerin yayılmasına bir nebze olsun katkıda bulunmak amacıyla Türkiye Bilişim Vakfı'nın hazırladığı Bilişim Mesleği Ahlak İlkeleri'ni burada da yazmak istedim.BİLİŞİM MESLEĞİ AHLAK İLKELERİ BELGESİBir bilişimci, mesleğinin gereklerini yerine getirirken;1. Temel İlkeler i. Toplumun ve bireylerin güvenliğini, sağlığını ve esenliğini gözetir. ii. Adil, dürüst ve güvenilir olup, tüm insanlara karşı hiçbir ayrım gözetmeksizin eşit davranır.iii. İnsanların özel yaşamına, saygınlığına ve iyelik haklarına saygı gösterir.2. Genel Mesleki YükümlülüklerMesleğiyle ilgili her türlü davranış, çalışma ve ilişkilerinde en yüksek ahlaki değerler doğrultusunda hareket eder ve sorumluluk üstlenir.i. Mesleği ile ilgili yasa, kural ve standartları öğrenir, izler, onlara uyar. ii. Sahip olduğu mesleki bilgi, beceri ve deneyimleri kişisel ve kurumsal çıkarlara zarar vermeksizin paylaşır. iii. Bireylere ve kurumlara ilişkin özel bilgilerin gizliliğine ve korunmasına özen gösterir. iv. Bağlı olduğu yükümlülüklere ve sözleşmelere uyar. v. Denetimi altındaki verilere dayanarak yapacağı kestirim ve saptamalarda gerçekçi ve yansız olur. vi. Sorumlu olduğu iş çerçevesinde ilgili tarafları çıkarları konusunda bilgilendirir, varsa çıkar çelişkilerinde taraflardan birinin yararına davranmaz vii. Yolsuzluklara ve dürüst olmayan işlere bulaştığından kuşku duyduğu kişi ve kurumlarla işbirliğine girmez. viii. Sorumlu olduğu işle ilgili, işverenin bilgisi dışında, kişi veya kuruluşlardan gelebilecek komisyon, pay, prim tekliflerini ve herhangi bir maddi yardımı geri çevirir. ix. Ücretinin belirlenmesine esas alınacak mesleki niteliklerini tam ve doğru olarak bildirir.3. Bireysel YükümlülüklerTeknik yeterliliğini korur, geliştirir ve yalnızca yeterli eğitim, bilgi birikimi ve deneyime sahip olduğu alanlarda kendi isteğiyle görev alır.i. Mesleki eleştirilere açık olur. Bu eleştirilerin sonucu gördüğü eksikliklerini gidermeye çalışır. ii. Hatalarını kabul eder ve örtbas etmeye çalışmaz. 4. Toplumsal YükümlülüklerToplumun esenliği, sağlığı ve güvenliğine uygun kararlar almadaki sorumluluğunu kabul eder ve toplumu ve çevreyi tehlikeye sokacak etkenleri gizlemez, duyulmasına çalışır. i. Kendi çıkarını, işvereninin çıkarını ve müşterisinin çıkarını hiçbir zaman toplum çıkarının üstünde görmez. ii. Kamuya yapılan açıklamalarda yansız ve dürüst olur. iii. Toplumun bilişim teknolojisi uygulamaları ve bunların doğuracağı sonuçlar hakkında aydınlanmasına ve toplumda gerekli bilincin oluşmasına katkıda bulunur.5. Ürün ve Hizmetle İlgili YükümlülüklerÜrünün ve üretim sürecinin en yüksek niteliğe, verime ve etkinliğe ulaşması için çalışır.i. Sistem gereksinimlerinin belirlenmesinde ve tasarımında, kullanıcıların ve sistemden etkileneceklerin gereksinimlerinin açık olarak ortaya konmasını sağlar.ii. Ürün geliştirme ve üretim sürecinde yapılan gözden geçirme, denetim ve sınamalarda nesnelliği esas alır ve yapıcı davranır.6. Meslektaşlar ve İş Arkadaşlarıyla İlgili YükümlülüklerMeslektaşlarının ve iş arkadaşlarının mesleki gelişmelerine yardımcı olur ve Meslek Ahlakı İlkeleri'ne uymaları için [...]




2007-03-09T10:37:43.619+02:00

Elfida ve Haluk Levent...

17 Ağustos 1999 sabahı büyük bir acıyla sarsılmıştık. Saat 03:02'de merkezi Kocaeli-Gölcük olan 7.4 şiddetinde büyük bir deprem yaşadık. Bir gün gecikmeli olarak Yalova'ya gittim ve enkaz kaldırma çalışmalarına katıldım. Kulağımız enkazın altından gelebilecek seslerdeydi. En ufak bir ses, bir hayatın kurtulması anlamına gelebilirdi.

Biraz ileride çok tanıdık bir simayı farkettim, Haluk Levent. Yanına gidip gayri ihtiyarı "Haluk abi, burada ne işin var?" dedim. "Ne demek yani, hepimizin burada işi yok mu?" dedi. Söylediğimden utandım, "haklısın abi" diyebildim. Orada aslında çok ünlü sima vardı. Siyasiler vardı, Savaş Ay gibi rating düşkünü gazeteciler vardı, ama hiç kimse elini enkaza sürmüyordu. Herkes izliyordu. Haluk Levent bütün gün bizimle birlikte çalıştı.

Geçtiğimiz günlerde Haluk Levent'in Elfida parçasını dinleme imkanı buldum. Şarkı adıyla, anlattıklarıyla "benim bir hikayem var" diyordu adeta. İnternette araştırdım, Elfida'nın kanser tedavisi görürken 9 yaşında hayatını kaybeden küçük bir kız olduğunu öğrendim. Haluk Levent'in tedavi masraflarını üstlendiği 15'e yakın kanser hastasından biriymiş. Elfida hayatını kaybedince Haluk Levent evine kapanmış. Bu parçayı dinleyince de hıçkırıklara boğuluyormuş.


Yüzün geçmişten kalan, aşka tarif yazdıran
Bir alaturka hüzün, yüzün kıyıma vuran
Anne karnı huzuru, çocukluğumun sesi
Senden bana şimdi zamanı sızdıran

Şımartılmamış aşkın sessizliğe yakın
Kimbilir kaçyüzyıldır sarılmamış kolların
Sisliydi kirpiklerin ve gözlerin yağmurlu
Yorulmuşsun hakkını almış yılların

Elfida bir belalı başımsın
Elfida beni farketme sakın
Omuzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın
Elfida hep aklımda kalacaksın

Elfida sen eski bir şarkısın
Elfida beni farketme sakın
Omuzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın
Elfida hep aklımda kalacaksın.

Bu parçayı Tarkan'dan dinlesem şaşırırdım, Serdar Ortaç'dan dinlesem şaşırdım, ilişkilendiremezdim. Ama Haluk Levent'den dinlediğimde ve şarkının hikayesini öğrendiğimde hiç şaşırmadım. Bu şarkıyı ancak o acıları gerçekten hisseden bir kişi böyle söyleyebilir.

Şarkıyı bir an önce dinleyebilmek için internetten utana sıkıla mp3'ünü indirmiştim. Bu öğlen de gidip albümünü alacağım. Haluk Levent'in kazandığı paraların doğru yerlere gittiğinden hiç şüphem yok.

Ve hoşçakal küçük Elfida...

Bora YÜRET
09 Mart 2007, Ankara









2006-12-16T01:53:51.366+02:00

15 Sene Sonra Zonguldak...

Geçtiğimiz haftasonu 15 sene aradan sonra tekrar Zonguldak'a gitme fırsatı buldum. 9 ve 14 yaşlarım arasında babamın görevi dolayısıyla Zonguldak'ın Hisarönü(Filyos) kasabasında oturmuştuk. Eski komşularımızı ve sokak sokak bildiğim Hisarönü'nü görmek çok güzeldi. Küçük yerlerde komşuluk büyük şehirlerde olduğu gibi değil, daha sıcak. Hisarönü'nde 5 sene oturduk, ama ben 15 sene sonra bile bütün komşularımızı isimleriyle hatırladım, birlikte oturduk, kahvaltı ettik, çay içtik. Çayyolu'nda 2 yıldır oturuyoruz ama komşular adımızı bile bilmez. Beni Daisy'nin(köpeğim) babası diye tanıyorlar :)

Ankara Zonguldak arası 3 saat sürüyor. Büyük şehir hayatından sıkıldığınızda Zonguldak ve Hisarönü iyi bir alternatif olabilir. Hisarönü'nde deniz ve orman iç içe, klasik Karadeniz kasabası.

Aşağıdaki resmi de Devrek'den geçerken yolun kenarında sevimli sevimli yürürken farkettiğimiz yavru köpekle çektirdim. Kuyruğu metronom gibi, sürekli hızlı hızlı sallanıyor :)



(image)
Neden bu kadar bekledik bilmiyorum ama bundan sonra Hisarönü'ne sık sık gidip geleceğim. Seyahat edip farklı yerler görmek, büyük şehirlerin alışveriş merkezlerinde hep aynı mağazaların vitrinlerini seyretmekten daha eğlenceli.

Görüşmek üzere,

Bora YÜRET
16 Aralık 2006, Ankara




2006-11-29T02:25:46.186+02:00

PAPA, ARTIK GİT LÜTFEN!

Papa artık gitmelisin çünkü biz yabancı bir ülke lideri ya da senin gibi bizde eski halifeliğin eşdeğeri aslında olmayan ve takılmayan bir makamın sahibi geldiğinde, ülke insanlarımızın rahatını unutup seni rahat ettirmek için ilgili ilgisiz bütün yolları kapatıyoruz.

Saatlerce yollarda bekleyen insanlarımızın işgücü kaybını düşünmüyoruz. Sen de Allah bilir bu Ankara ne kadar boş bir yer diyorsundur. Koskoca Eskişehir yolu ve Konya yolu sen geliyorsun diye kapatılmış Papa. Bu kadar önem verileceğini bilsen sık sık gelirdin di mi :)

Sözün kısası Papa, biz senin aslında Türk düşmanı ve Müslüman düşmanı olduğunu biliyoruz. Dini lider kisvesinin altına gizlenerek "Türkler AB'ye giremez" diye siyasi nutuklar attığını da biliyoruz. Bakma salağa yattığımıza, Türk misafirperverliği yüzünden sesimizi çıkarmıyoruz.

Ama şunu bil! Devletler din ile yönetilmez, laiklik ile yönetilir. Allah bize AB liderlerinden çok daha ileri görüşlü bir lideri, Atatürk'ü, nasip etmiş de altı boş olan halifelik kaldırılmış. Ama görüyoruz ki Avrupa hala halifesinden vazgeçemiyor.

Bizi tek ilgilendiren trafiği tıkaman Papa. Sen gelince eve ve işe geç gidiyoruz. Hatta geldiğin gün Ankara trafiğinde olan Hıristiyanlar büyük ihtimalle kelime-i şehadet getirip Müslüman olmuşlardır. Sahte barış nutukları atmayı bırakıp Ankara'dan bir an önce gidersen çok sevineceğiz.

Bora YÜRET
29 Kasım 2006, Ankara





2006-11-05T14:02:27.830+02:00

(image)
Ve kar geldi...

Ankara'ya Cumartesi günü mevsimin ilk karı yağdı. Yandaki resim apartmanın arka bahçesinin görünüşü.


Daisy (köpeğim) soğuğu hiç sevmemesine rağmen karda yürüyüş yapmayı çok seviyor. Bu sabah karlar hiç kirlenmemişken uzun bir yürüyüş yaptık.

Şimdi de arabaya kar lastiği alma gibi kışa özgü dertlerimiz başlayacak. Umarım kış geçen seneki kadar sert geçmez.

Görüşmek üzere,

Bora YÜRET
5 Kasım 2006, Ankara




2006-10-30T01:30:03.970+02:00

YAŞASIN CUMHURİYET!



(image)

İsterse hayat zehrolsun
İsterse refah kahrolsun
İsterse kurşun düşsün yanımıza belimize
İsterse geçinmek için bir dilim kuru ekmek geçmesin elimize.
Halel gelmez bizim ateşimize;
Dünya düşse peşimize
Yer sarsılsa yerinden
Ne senden geçeriz, ne senin eserinden.




2008-02-21T14:40:06.537+02:00

Hani Fransa'ya boykot uyguluyorduk?

Geçtiğimiz haftalarda Fransa'nın "Ermeni soykırımı yoktur" diyenleri suçlu sayacağı yasayı meclisten geçirmesiyle ülke olarak boykot uygulama kararı almıştık.

Televizyonlarda da dikkat ettiyseniz Carrefour, Peugeuot, Citroen gibi markaların reklamları arttı. Reklama yatırım yaparak akılda kalıp öbür olayı unutturacaklar.

Dün Carrefour'un önünden geçtim. Otoparkı hınca hınç doluydu. Boykot uygulanmazken bile bu kadar kalabalık gördüğümü hatırlamıyorum. Yani boykotu unutmuşuz.

İşte bizim Ermenilerle farkımız bu. Onlar günlük değil, yıllık, on yıllık, asırlık politikalar uyguluyorlar. Soykırım yoktur diyenlere tüm Ermeni halkı cephe alıyor. Biz ise çok çabuk unutuyoruz. Carrefour'un otoparkı bomboş olursa, firmalar Carrefour'la olan anlaşmalarını iptal ederlerse, hiç kimse Peugeuot, Citroen otomobil almazsa bu firmalar Fransa'da nüfuzlarını kullanırlar. İftarı Carrefour'da yapıp, Fransız şarabı içmeyerek boykot uygulanmaz. Boykot millet olarak Fransa'nın iliğine kemiğine kadar uygulanmalıdır.

Bu arada Fransız nişanını iade eden YÖK Başkanı Erdoğan Teziç hocamıza da sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Sizin gibi dirayetli insanlar YÖK'ün başında değil, hükümetin başında olsa Cezayir vampiri Fransa bize bunları yapamazdı hocam.

Belki de ülke olarak sloganımızı değiştirme vaktimiz geldi.

Ermeni soykırımı yoktur, ama bu kadar üstümüze gelirseniz yakında olacaktır :)

Görüşmek üzere,

Bora YÜRET
18 Ekim 2006, Ankara




2006-09-27T03:23:10.316+03:00

E-Eğitim, Olabilir mi?

Bugün e-eğitim ile ilgili bir yazı yazmaya başladım. E-eğitimin avantajlarını ve dezavantajlarını tartışmak istiyorum.

Klasik eğitimle sağlanan öğretim, e-eğitim ile sağlanabilir mi? Klasik eğitimde sınıfta eğitim verirken onlarca hatayla karşılaşıyoruz. E-eğitimde ya da kitaplarda neden bu hatalarla karşılaştığımızdan hiç bahsedilmiyor? Hatalardan arındırılmış bir eğitim mi daha iyi, yoksa hatalarla karşılaşılarak mı daha iyi öğreniliyor?

E-eğitimin de zaman ve mekan özgürlüğü gibi avantajları var. Bu konuları toparlayıp bir yazı hazırlamaya çalışıyorum. Bu konularla ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum. borayuret@gmail.com adresine gönderebilirseniz sevinirim.

Görüşmek üzere,

Bora YÜRET
27 Eylül 2006, Ankara