Subscribe: çınarağacı
http://cinardan.blogspot.com/feeds/posts/default
Added By: Feedage Forager Feedage Grade B rated
Language: Turkish
Tags:
Rate this Feed
Rate this feedRate this feedRate this feedRate this feedRate this feed
Rate this feed 1 starRate this feed 2 starRate this feed 3 starRate this feed 4 starRate this feed 5 star

Comments (0)

Feed Details and Statistics Feed Statistics
Preview: çınarağacı

çınarağacı





Updated: 2018-01-17T13:23:26.531-08:00

 



Sevgili Günlük

2017-03-14T08:48:42.767-07:00

Gençlik demişim son yazımda, gençlik mi delilik mi bilmiyorum. Ben ikinci üniversiteme başlamış bulunuyorum sayın seyirciler :) 38 yaşına gelmiş, 15 senelik meslek tecrübesi olan, bu tecrübenin neredeyse 15 senesini de hastanede çalışmaya borçlu olan, yine de hastane de mi çalışsam, eczane mi açsam sorularında gidip gelen, ara ara da hepsini bırakıp başka işler peşinde mi koşsam diye düşünen kendi halinde biriyim :) Bütün bu sorular kafamı işgal ededursun, Mobilya ve Dekorasyon Bölümü 1. sınıf 2. dönem öğrencisi oluverdim bir anda!

Özellikle atöyle dersi gayet keyifli geçiyor. Ömrümde görmediğim şerit testere, daire testere, efendime söyleyeyim planya falan gibi makinelerle tanıştım. O yeni kesilmiş mis gibi masif ağaç kokusunu içime çektim, tabi burnunuza ilk çarpan reçine kokusu oluyor, hmm iğne yapraklı ağaçlardansa diyerek havamı da atayım o vakit :))

İnternette milyonlarca görsel var, ben çocuk oyuncağı ya da dekoratif mobilyayı gözüme kestirdim şimdilik. Geçen dönem sınıfça 2 adet bank çıkarmıştık iş olarak. Bu işe ne kadarlık bir katkın oldu derseniz işte getir götür işlerini yaptım diyebilirim. Elimden geldiğince kesime de yardımcı olmaya çalıştım, hiç eli değmeyen arkadaşlar bile oldu sonuçta. Zımpara yaptım. Tutkal sürersen ve işkenceyle sıkarken de tutma aşamalarında yardımcı oldum ki bunlar bile benim için heyecan vericiydi. Bu arada arkadaşlar derken, kendi deyimleriyle çocuğum yaşta olduklarını da eklemem gerek. Hepsi de meslek lisesinden çıkıp direkt gelmişler. Sınava da girmemişler. Nasıl bir düzen anlamadım. Ha biraz kafaları çalışıyor olsa buradan sonra DGS (Dikey Geçiş Sınavı) ile İç Mimarlık gibi gayet baba bölümlere girebilirler. Aslında sınavla iyi puan gerektiren bir bölüm İç Mimarlık. Ama meslek lisesi çıkışlı ol, sınavlara girme, 2 sene devam et, sonrasında üniversite sınavından biraz daha kolay bir sınavla İç Mimarlığa geç. Vallahi kebap bence. Biraz daha genç olsaydım diyeceğim bu noktada..

Onun dışında kitap okumaya çalışıyorum. Okulum (!) başka bir şehirde ve yaşadığım şehre otobüsle 1,5 saatlik mesafede. Dolayısıyla yolda kitap okumak için vaktim oluyor. Bazen keyfim olmuyor ve sadece yola bakmak istiyorum gerçi ama sık sık da okumaya çalışıyorum. Vikitap güzel bir site benim için. Güncellemelerimi sürekli olarak oradan yapıyorum.

Çınar'cım da benim gibi okula başladı bu sene. Okumayı yazmayı öğrendikçe şaşırıyorum, seviniyorum. Okul çıkışlarında yaptığı organizasyonlar (şununla buluşalım, bunlara gidelim, şunu yiyelim, bunu seyredelim gibi) beni hem şaşırtıyor hem de sosyal bir birey olacağı konusundaki umuduma destek oluyor. Tabi ki her birine olumlu cevap veremiyoruz ama o sormaktan vazgeçmiyor :)

Film ve dizi seyretme konusu ise eski hızıyla devam ediyor. Her akşam mutlaka en az bir dizi ya da film seyretmeye çalışıyoruz. Tabi ki Çınar uyuduktan sonra, o uyanıkken onunla birlikte seyrettiğimiz çizgi filmler hariç tabi ki..

Bu sene hakkaten yoğun geçiyor. Ama ne demiş şair;

Hayat kısa, kuşlar uçuyor.. (Cemal Süreyya)



Gençlik

2016-04-10T09:35:35.457-07:00

LGS sınavında 274 bininci olmuşum sayın seyirciler. Yani lise mezuniyetimden neredeyse sayıyla 20 yazıyla yirmi sene sonra (19 sene) sınava girdim ve % 10 un arasında kaldım. Benim için oldukça şaşırtıcı oldu. Çok iyi olduğumu düşündüğümden değil yanlış anlaşılmasın ama bundan 20 sene önceki bilgimle sınava girip şimdiki zehir gibi (!) gençlerin çok arkasında kalmamış olmak tuhafıma gitti. Lisede olsaydım bu sonuç beni epey üzerdi orası kesin. Çünkü bundan neredeyse 20 sene önce ilk 15.000 e girerek eczacılık fakültesini kazanmışım. Şimdi aldığım puanla bir halt olabileceğimden değil ama benden sonraki yaklaşık 1 milyon 750 bin öğrencinin durumu fena olduğu için hem üzgün hem de şaşkınım. Zaten şu eğitim sistemimiz iyiye gitmedikçe milletçe bizden bir halt olmaz. Bu durumda çocuğum için de endişeliyim haliyle..

Arada güzel şeyler de oluyor be sayın seyirciler. Mesela geçtiğimiz hafta arkadaşlarla İstanbul'a gittik. Lord Of  The Rings Concert'e gittik. Başta kitaplarının hastasıyız. Filmleri de bana göre bir kitaptan uyarlanan en iyi filmler. Karakterler falan görsel olarak o kadar iyi oturmuş ki neredeyse tam hayal ettiğim gibi diyeceğim. Dolayısıyla filmlerini de birkaç kez (!) seyretmişliğimiz var. Arkadaşlar konser haberini verdiklerinde heyecandan ellerimin titrediği doğrudur :) Hatta onlar ne olduğunu anlamadan ipadi kucağıma alıp 4 kişilik yer beğendiğim ve hemen akabinde biletleri aldığım da doğrudur. Ama zaman zalim sayın seyirciler. Biletleri aldıktan yaklaşık 2 ay kadar sonra konser zamanı geldiğinde ilk günkü heyecanım yoktu ne yalan söyleyeyim. Bazen evden, Çınar'dan uzaklaşmak fikri çok cazip gelse de zaman kapıya dayandığında onu bırakmak o kadar da hoşuma gitmiyor. Hoş, kendisi çok problem yapmadı çünkü yatılı nöbetlerimden ötürü benden sık sık ayrı kalmaya, okul çıkışlarında falan dedesine gitmeye alışkın. İnsan yine de gittiği yerde her gördüğünde, her yediğinde, her duyduğunda Çınar olsaydı şöyle yapardı diye geçiriyor içinden. Analık zor şey diyeceğim ama o da nereden baktığınıza bağlı galiba. Dün facebookta üniversiteden bir arkadaşımın güncel profil fotoğrafı takıldı gözüme. Karı koca, yanlarında büyük oğulları (evet yaşıtız), önlerinde küçük kızları, kucaklarında yeni bebeleri. Ama hepsinin de yüzü gülüyor. Hoş, insan gülmediği, kötü göründüğü fotoğrafı zaten koymaz oralara da, insan bakınca böyle bir tuhaf oluyor. Dile kolay 3 çocuk arkadaş! Zorun zoru bana göre. Ama görüntü de bir o kadar güzel. Aynen bu duygularla yorum yazdım fotoğrafın altına. Arkadaşım da cevap yazmış "Zor diye ir şey yok arkadaşım, hayat sevince güzel".. Öyle hakkaten. Hayat sevince ne kadar güzel ve kolay..

Bu arada iki kitap ile ilgili yorum yazdım; Cehennem ve Abim Deniz şimdilik. Kitap ve film yorumlarım eskisi gibi kendi sayfalarında mı olsunlar yoksa hepsini birden buraya mı yazayım ona da karar veremedim..



Devam

2016-03-03T06:05:40.688-08:00

Çınar'cım büyümeye devam ediyor. Şimdi 5,5 yaşında. Evet o büyüdükçe ben de "yaş" alıyorum. Bu aralar bu aklım daha önce niye başıma gelmemiş diye çok hayıflanıyorum. Sağlık alanında çalışmak bir anlamda kötü olsa da iyi tarafları da çok. Öncelikle manevi tatminden bahsediyorum. "Dawson's Creek" teki Pacey'nin (Joshua Jackson) bir lafı vardı. Bana olsun deyip de olduramadığım bir şey yoktur diye. Aslında bu şekilde ifade edildiğini çakması Kavak Yellerinden hatırlıyorum. İşte ilaç bulma konusunda aynı düşüncelerle işe başlayıp çözüme ulaşıyorum. Bu yüzden ismimle arayan hasta, doktor olması keyfime keyif katıyor yalan değil. Ama bu bile yeterli gelmiyor bu aralar. Ah bu aklım daha önce başıma gelseydi de tekrar sınava hazırlansaydım ve başarsaydım diye düşünüyorum. Bu sene yine de gireceğim sınavlara ama yaş gelmiş 37 ye. Bundan sonra kazansam okusam ne olacak diye de düşünmeden edemiyorum. Zaten 150 neti çıkarmak da her yiğidin harcı değil. Benimkisi öylesi bir rüya. Ah bu ben..

İstediğim kadar çok kitap okuyamıyorum, istediğim kadar çok film seyredemiyorum. Sanki ne yapıyorum bunları yapamadığımda, vatana millete hayırlı evlat mı oluyorum, o da yok. Çınar'a da yetemediğimi düşünüyorum çoğunlukla. Oynamaya bile vakit kalmıyor neredeyse.Çocuklu okuyuculardan hala takip etmeyen kaldıysa Oyuncu Anne'yi takip etmelerini tavsiye ederim bu arada. Ama gerçekten bu insanların işten eve gelip yemekti ev işiydi derken çocuklarıyla nasıl vakit geçirdikleri muamma benim için. Belki de benim bu aralarki negatifliğimden. En iyisi ben çekileyim sayın okur. Düzelince geri gelirim sanırım galiba heralde..




Of ki ne of!

2016-01-07T06:08:46.212-08:00

Ah Sergül! Ah Efsun!

Ne kadar boş geliyor her şey. Bir şey değişiyor ve her şey alt üst oluyor. Yapılan yorumların bazılarının amacını anlamaksa mümkün değil. İnsanın içi bu kadar acır, yüreği bu kadar kanarken, iyi şeyler duymaya ihtiyacı varken, neden kendimize engel olamıyoruz acaba? Eminim herkes merak ediyor nasıl oldu, ne zaman oldu, neden oldu, ama en azından acı bu kadar tazeyken biraz saygı ya.. :(   www.yolunneresindeyim.blogspot.com 

Bana gelecek olursam hayatımda değişiklik var mı var.. Her şeyden önce günbegün büyüyen bir oğlum var çok şükür! Zor mu? Hem de nasıl.. Ben? Bazen mutlu ve umutlu, bazen kötümser, neredeyse her şeyden vazgeçmiş durumda. Hayat zor Yonca! (Allah daha büyük dert vermesin tabi). Of o kadar içim sıkkın ki Efsun'a ne yazsam boş gibi şu an. Başka haber vermek de istemiyorum. Sadece bunları yazmak istedim..



Çok Eğlenceli, valla bak :)

2015-05-21T06:16:34.450-07:00

Merhaba! :)

Gittim, gezdim, geldim ama hala kendime gelemedim. Ne iyi değil mi?

Eşimle birlikte turla Budapeşte-Viyana-Prag turuna katıldık. Ben özellikle Viyana'ya, eşimse Prag'a hayran kalarak döndük. 8 günlük bir turdu. Ama ben yaşlanmışım sayın okur. Nerde o eski gençlik yıllarındaki fıt fıt gezme. Ha gezmesine gezdik, ayaklarımıza kara sular indi, yorgunluktan öldük geberdik ama oraya kadar gitmişken şunu da görmeden bunu da görmeden olmaz diye diye akşamları sürünerek otele döndük. Gezinin hakkını verdik evet ama dönüşümüz de o şekilde muhteşem (!) oldu. Geldiğimizden beri özellikle ben toparlanamadım. Artık söylemeye utansam da sürekli hastayım. Günlerdir o doktora git bu doktora git (hastanede çalışıyor olmasaydım bu kadar çok doktora gitmeyeceğim kesin yine de) her tahlil normal ama bende düzelme anlamında bir değişiklik yok. Bugun artık bir de idrar tahlili yapalim dediler, o da ne, enfeksiyon çıktı. Hayret! Ama bakalım, tedavi olunca umarım daha iyi olacağım!

Gezi notlarımı fotoğraflarla anlatmak istiyorum. Yani en kısa zamanda diyeyim, ama belli bir yaşın üzerindeyseniz (mesela 35 gibi), öyle tek seferde birkaç yer gezelim demeyin. Tabi bunlar para, sağlık, zaman gibi bir sürü şeye de bağlı biliyorum ama diğer türlüsü hakkaten yorucu oluyor.

Efendime söyleyeyim, bu arada bir sürü kitap da okudum. Özellikle, hastanemizi uzak bir yere taşıyıp bizi servis tutmaya mecbur ettikten sonra. Yolda yapılabilecek en iyi şey kitap okumak bence. Sırf bu yüzden yol gözümde büyümüyor artık. Yine buraya yazma umudum olsa da, sevgili sineshoot'ın tavsiyesiyle keşfettiğim vikitap'ta yaptım güncellemeleri.

Tess Gerritsen'in Cerrah'ından sonra Rizzoli and Ishels adlı diziyi seyretmeye başladım. Kitap çok güzeldi, tabi korku gerilim sevene. Her sayfada ayrı bir gerilim, heyecan, sonuna kadar kalbim güm güm. Kitaptaki dedektiflerden biri Rizzoli. İshels ise bu kitapta yok bile. Devam kitaplarında sahneye çıkıyormuş kendisi. Dizi güzel olmasına güzel ama kitaptaki gerilimden eser yok. Daha çok çerez tadında, hani eşimin bile seyretmediği, kızsal dizi olarak adlandırılan türden gibi geldi bana. Yine de seyrediyorum. Uyku düzeniniz benimki gibi .om.oksa gecenin 04:30 unda bile uyanıp seyredebilirsiniz.

Benden şimdilik bu kadar. Sevgiler bu abuk, hastalıklı, eğlenceli (!) satırlarımı okuyan herkese :)



Temalı günler ve biz

2015-02-26T01:57:08.352-08:00

Rüzgar'ın Adı çok güzel bir kitaptı sayın seyirciler. 1000 küsür sayfalık ikinci kitabı okumak için sabırsızlanıyorum. Ama araya birkaç kitap da sıkıştırmak istedim, dile kolay 1000 küsür sayfa. Ne zaman biteceği belli olmaz! Arada Sarah Jıo'nun Mart Menekşeleri'ni okudum. Biraz abartı geldi bana, çok romantik değilim sanırım. Sonra Ece Temelkuran'a artık bir el atayım dedim. Düğümlere Üfleyen Kadınlar'a başladım. İtiraf ediyorum beklediğim gibi çıkmadı. Belki de yanlış kitaptan başladım ama kitap oku oku bitmiyor gerçekten de :( Paul Auster'ın da çok seveni var. Görünmeyen ve Leviathan ile ben o gruba da dahil olamadım..Bu aralar dizilerden Knick'e başladık bir de. House ile American Horror Story arasında bir yerlerde gidip geliyor gibi geldi bana. Henüz 4 bölüm seyrettik, ilerledikçe yorumum da netleşir.Geniş bir evim olsun, evimin salonunda boydan boya bir kitaplık olsun, sahip olduğum bütün kitapları en değerli hazinem olarak sergileyeyim istiyorum. Ama kitaplık da kapalı olmalı, açık olanın tozundan kurtulamadım gitti çünkü! İşte bununla ilgili yol almaya başladık bu aralar. Heyecanla sonuç bekliyoruz :)İnternette en çok kullandığım sosyal ağlar arasında facebook ve instagram geliyor. Bir de bu aralar vikitap. İletişim kurmayı ve paylaşmayı seviyorum. Ama bazen öyle samsalak şeyler paylaşılıyor ki hala şaşırıp kalabiliyorum. Mesela bugün, bir erkek annesi olmama rağmen, düğünde karı koca olarak fotoğraf çektirmek isteyen bir gelinin damada "anneni kardeşlerinin yanına gönderir misin, ikimiz bir fotoğraf çektirelim" demesi, bunun üzerine damadın annesine "kardeşlerimin yanına gider misin" demesi, annesinin de bu durum karşısında adeta dünyasının yıkılarak ağlaması ve gitmesini nasıl desem, midem bulanarak seyrettim. Sonrasında adam hata yaptığını anlıyor ve gidip annesinin ayaklarına kapanıp ona sarılıyor ve kardeşleriyle falan hep birlikte düğün yerini terkediyorlar. Yani nedir ki şimdi bu? Bir annenin çocuğuna o kadar bağlı olması mı, bir çocuğun annesine o kadar bağlı olması mı karar veremiyorum asıl rahatsız eden hangisi. Elbette çocuğumu çok seviyorum ama zamanı geldiğinde o da kendine dilediğince bir hayat kursun, sevdikleriyle yaşasın isterim. Evlenirse eşinin yeri ayrı annesinin yeri ayrı olsun. Acaba bunları Çınar henüz 4,5 yaşında olduğu için mi rahat söyleyebiliyorum? Yok ya sanmıyorum..İş yerindeki arkadaşlarımızla bir "gün" kurmaya karar vermiştik. Sonrasında bu günü temalı güne çevirmeye karar verdik. Sonrasında nasıl eğlenceli bir şeyler oldu, nasıl gülmekten çatladık, nasıl fotoğrafları gören herkesleri heveslendirdik anlatamam :) Ben kendimce, çok rahatladım. Kuvvetle muhtemel, daha önceden çok da hoşlanmadığım bir "arkadaş"ın da aramızda olmasından, içimi dışıma çıkartamıyordum diyelim. Şimdi herkes, her şey daha samimi ve sıcak geliyor. Ben de daha rahat ve sevgi dolu olabiliyorum dolayısıyla. Fotoğrafları görünce anlayacaksınız :) 1. gün teması denk geldiği için Cadılar Bayramı, ikincisi rüküşlük, üçüncüsü yılbaşı, dördüncüsü erkek görünümlü kadınlar ve beşincisi de palyaço idi. Buyrun efendim :)[...]



Bla bla bla..

2015-02-10T01:18:11.817-08:00

Yazmayalı çok uzun zaman oldu bla bla bla. Çocuk bir yandan iş bir yandan bla bla bla..

Bu kısımları çabucak geçelim çünkü bu satırları sümüklü böcek halimle yazıyorum sayın seyirciler. Dün servise binmeden önce şakır şakır yağan yağmurda ayağım kaydı ve düştüm. Ama hata benim değil. O poşeti yere atan insan evladında (!) Servis şoförümüz ve servis arkadaşlarım halime acımış olmalı ki eve geri döndük ve üstümü değiştirdim ama o arada hem ıslanmaktan hem telaşeden terlediğimden üşütmüş olmalıyım. 

Geçen yıllar (evet hakkaten yazmayalı yıllar olmuş) Çınar'cım büyüdü. Hala zor bir çocuk olmasına rağmen eskisine nazaran melek diyebilirim :) Artık 4,5 yaşında ve anaokuluna gidiyor. Üstelik o da benim gibi servisle gidiyor ve bu durumdan çok mutlu :)

Bilenler bilirler, biz küçük bir şehirde yaşıyoruz. Her yer birbirine çok yakındır ve bir yere ulaşmanız en fazla 10 dakika falan sürer. Amma ve lakin eskiden evimize 5 dakika olan iş yerimiz, yakşalık 2 ay kadar önce şehirlerarası yol üzerine taşındı ve servisle yarım saatte gelebiliyoruz. Üzüldüm mü? Hmmm, başlarda biraz. Ama serviste kitap okumanın keyfini keşfettim yeniden. İstanbul'da yaşarken o serviste Yüzüklerin Efendisi serisini bitirmişliğim vardır. Şimdilerde de Patrick Rothfuss'un Rüzgarın Adı'nı okuyorum. Evet biraz kalın bir kitap, ama bunu söylediyseniz ikinci kitabı görmemiş olmalısınız!

Ben senelerdir okuduğum kitapları bir ajandaya kaydederim. Hatta ajanda çok eskidiğinde yeni ajandayı alıp her bilgiyi ona geçiririm. Meğer benim bu yaptığımı sanal ortamda da düşünen biri olmuş!! vikitap.com u bulduğum için çok mutluyum. Oradaki ismim cinardan, takip etmek isterseniz.. Okuduğum bir sürü kitabı bulamadım ama bulduklarımı ekledim. Tabi ajandamdaki gibi küçük notlar alamadım burada, hem vaktim olmadığından hem de zaten ajandamda yazıyor, bir de buraya yazmayayım diye üşendiğimden. Ama güzel bir site, öneririm herkese.

Tabi bu arada bir sürü film de seyrettim. Aklımda kalanlar Boyhood (çocuğu kendi oğluma çok benzettim, belki o de o yüzden o kadar hoşuma gitti), No se aceptan devoluciones, Whiplash, dizilerden Affair, Hart of Dixie (devam sezonları), Gönül İşleri (evet bu seferki bir Türk dizisi ama çok hoşuma gitti).. 

Şimdilik bu kadar olsun, uzun zaman aradan sonra bünyeyi sarsmayalım :)) 



Köy

2013-08-25T01:35:41.312-07:00

Küçükken her fırsatta köye giderdik. Annem çalışmıyordu ve yaz tatili, şubat tatili, bayram tatili derken uzun zamanımız köyde geçerdi.

Köye ilk girişte arabanın camlarını hemen açmak istemezdik o ağır tezek kokusu içeriye dolmasın diye. Ablamla ikimiz arabada biraz daha oturur beklerdik. Sonra büyüklerle sıcak bir kucaklaşma, köy evindeki sedirlere yerleşme, konuşma derken karnımız acıkır ve babaannemin sofrasına otururduk. Anneannemler de aynı köyde otururlardı hatta babaannemlerle aralarında 2 ev vardı, zaten köy de epi topu 40 haneden oluşuyordu. Ama ilk gün anneannemlere gitmezdik hiç. Babamın babası olan dedem çok sert bir adamdı. Önce erkek evine gidilir, yemek yenecekse orada yenir, anneannemlereyse ertesi gün gidilirdi. Telefon olmadığı zamanlarda anneannemlerin köyde olduğumuzdan bile haberi olmazdı.

Artık bir dedem var, annemin babasi olan dedem. Sessiz, iyi yürekli, herkese yardım eden, iki dizinden ameliyatlı olmasına rağmen tarla işlerini bırakamayan, torunlarını gördüğünde ağlayan dedem var. İki dedemi de sever, babamın babası olan dedemden korkardım da. Biz büyüdükçe köye ilk gidişte babanemlerin evine gittikten sonra en azından bir merhaba demek için anneannemlere de gider olmuştuk. Öpüşüp koklaşıp geldiğimizi haber verdikten sonra tekrar diğer dedemlere giderdik.

Babaannemlerin arka bahçesinde kocaman bir ceviz ağacı vardı. Ona tırmanmaya bayılırdım. Ablamsa hiç sevmezdi. O ağacın altında bekler bense yukarılarılara tırmanırdım. Civcivler gelince de hemen aşağı iner onları severdim.

Biz çocukça oyunlarımızı oynarken büyükler çalışırlardı. Kimi tarlada kimi evde, sürekli bir telaş olurdu. Köy deyince aklıma ilk "iş" gelir ve o inanılmaz koku :)) Evlendikten sonra çok fırsatımız olmadı köye gitmeye. 8 senedir toplasan 2 ya da 3 kere gitmişizdir. Çınar doğduktan sonra hiç gitmedik mesela. Bu aralar köye gidesim var. Çınar'a oyun oynadığım bahçeleri, tarlaları, ayaklarımı buz gibi suyuna soktuğum çayı, dedemin traktörünü göstermek istiyorum. Çınar zaten traktör hastası. Akülü arabalarda bile sadece ona biniyor, başkası biniyorsa kenarda sıra bekliyor diğer arabalara binmemekte ısrar ederek.

Gidelim görelim, Çınar da görsün bilsin istiyorum. Şimdilerde kimsenin köyü kalmadı. Çocuklar bilgisayar haricinde bir hayat olduğundan bile şüphe etmek üzereler. Keşke çocukken yaşadıklarımızı hatırlayabilsek. Ben ilkokulu bile zar zor hatırlıyorum.. Sahi siz kaç yaşından sonrasını hatırlıyorsunuz?



The Cabin In The Woods (2012 / 7,1)

2013-08-19T21:17:23.921-07:00

(image)

5 arkadaş ormandaki kulubeye tatile giderler! Burası çok bildik hikaye değil mi? Ama sonrası çok da bildiğimiz gibi değil..

Curt'un (Chris Hemsworth) kuzeni ormanda bir kulübe satın almıştır. Curt de sevgilisi Jules* (Anna Hutchison) ve diğer arkadaşları Dana (Kristen Connely), Holden (Jesse Williams) ve Marty (Fran Kanz) ile birlikte bu kulubeye giderler. Maksatları bu kısa tatillerinde Dana'ya da Holden'ı ayarlamaktır. Kulubeye yerleşip eğlenmeye başladıklarında birden odanın ortasındaki kapak açılır. Bu kapak bütün korku-gerilim filmlerinde olduğu gibi bir mahzene açılmaktadır. Mahzende sürüsüne bereket şey vardır. Kuklalar, bebekler, deniz kabukları, eskiden o kulubede yaşamış olan bir kızın günlüğü, esrarengiz aletler falan filan. Herbiri eline farklı bir şey almışken Dana elindeki günlüğü okumaya başlar ve asıl hikaye de o zaman başlar.

Dikkat : Buradan sonrası filmin neredeyse tamamını anlatır, istemiyorsanız okumayın :))

Filmin başlangıcında bu 5 genç yoktu bu arada. Takım elbiseli ciddi görünümlü adamlar vardı. Sanki FBI binasındasınız ve adamlar da devlet meselesi falan çözüyorlar. Sonra 5 genci gösterip hikayeye giriyor film. Ara ara da bu ciddi adamları gösteriyor. Anlıyoruz ki aslında her şey düzmece. Bu ciddi adamlar meğerse inandıkları tanrılara kurban vermek için belli periyotlarla 5 kişi seçip (fahişe, sportmen, akıllı, aptal, bakire) bu kulubeye yönlendiriyorlarmış. Bunu da aynı zamanda bahis konusu yapmışlar, en son da bakirenin ölmesi gerekiyormuş. Dana günlüğü okuduğunda zombi ailesinin uyanmasına sebep oluyor. Ve zombiler kulubeye doğru gelip ormanlıkta Jules'u öldürüyorlar. Ve bunlar filmin neredeyse ilk yarım saatinde oluyor. Curt diğerlerini uyarmak için kulubeye koşuyor bu arada Marty'i de yakalıyorlar.

Filmde asıl heyecanı bence öldüğünü sandığımız Marty ve Dana'nın olayın gizemini çözmeye başlamalarıyla yaşıyoruz. Zombilerin mezarlıklarına girip yerin bilmem kaç kat altına iniyorlar asansörle. Ve aslında zombilerin kendi seçimleriyle geldiklerini anlıyorlar. Önce Dana davranıp günlüğü okuduğu için zombiler gelmiş misal.

Kristen Connely bir sürü dizide oynamış, tanıdık geldi yüzü ama dizilerini seyretmedim. Benim seyrettiğim filmlerden Mona Lisa Smile'da oynamış ama onun üzerinden de 10 sene geçmiş, çok değişmiştir kuvvetle muhtemel.

Chris Hemsworth'ü Star Trek ve Thor'da seyretmiştik, çok bilindik bir yüz yani..

Jesse Williams'ı da nereden biliyorum diye düşündüm durdum bütün gece. Halbuki google abi var di mi, IMDB var aç bak. Yok daha şimdi baktım, Grey's Anatomy'den biliyormuşum :))

Fran Kanz en eğlenceli karakterdi bence. Filmografisi en kalabalık olan da o. Benim seyrettiklerimse Donnie Darko, Training Day, Orange County, The Village, Matchstick Man.

Drew Goddard ise ilk kez bu filmi yönetmiş çok yakından takip ettiğimiz Lost'un bazı bölümlerini yazmış. Sonra Alias, Buffy, Angel gibi dizilerin bazı bölümlerinin ve Cloverfield filminin yazarı kendisi. Acaba Lost Drew'den sonra mı zıttırdı diye düşünmeden edemedim :))

Film hakkındaki düşüncelerime gelince en başta da belirttiğim gibi çok bilindik bir hikayeyle başlayınca içim bayıldı ama film ilerledikçe diğerlerinden farkı ortaya çıktı. Değişik olması bir artısı bence. Çünkü hakkaten gençler ormana gider hepsi birer birer ölür filmlerinden sıkıldım artık. Bu filmde bir de değişik yaratıklar, korkutucu figurler görmek hoşuma gitti. Ha 10 numara değildi ama bence de 7 puanı hak ediyor.



Long Way Home

2013-08-19T09:49:41.888-07:00

Dizi seyretmeyi çok seviyorum. Aynı seri kitapları sevme sebebim gibi, bildiğim karakterlerin hayatlarına göz atmak hoşuma gidiyor. O yüzden her dizi finalinde sanki yakın bir arkadaşıma veda ediyormuşum gibi geliyor..Dexter her ne kadar katil olsa da bu son sezonda yaratıcısının Dexter'ı olağanüstü bulması ve onunla gurur duyuyor olmasına şahitlik ettik. Dexter'ı zaten severim. Evet o bir katil ama çoğumuzun olmak isteyeceği türden bir katil. Kuralları var, bu kurallardan ödün vermez ve yaratıcısının da dediği gibi dünyayı daha güzel bir yer yapıyor aslında. Tabi sonunda başına ne gelecek bilmiyorum. Son sezonlarda iyice zıvanadan çıktı çünkü kendisi..Hart of Dixie'ye yeni başladım. Pamuk şeker tadında bir kız dizisi olduğunu kabul ediyorum. Bazen hayatınızda eksik olduğunu hissettiğiniz şeyler olur ya, bu dizide öyle bir hissiyata kapılıyorum zaman zaman. Dexter'da hiç böyle bir hisse kapılmadım mesela. Ya da Six Feet Under'da. Ki o da çok severek seyrettiğim bir diziydi. Hart of Dixie gerçekten çok bir şey içermiyor aslında. Çoğu şey çok yapmacık, sıradan, zaman zaman sıkıcı ama bazen bir o kadar da gerçekçi oluyor. Belki de benim psikolojimden bilemiyorum.New York'un dibine vuran Zoe Hart adında bir doktor karakter var. Ki kendisini O.C. de de çok sevdiğim bir karakteri oynayan Rachel Bilson canlandırıyor. Ünlü bir Kalp Cerrahı olan babası gibi Kalp Cerrahı olmak istiyor. Mezuniyetinde hiç tanımadığı bir adam gelip ona Bluebell denen küçük bir kasabada yanında çalışması için iş teklifinde bulunuyor. Zoe daha büyük hedefleri olduğunu söyleyerek teklifi geri çeviriyor. Kalp Cerrahı olmak için başvurularda bulunsa da gerekli burs alabilmesi için önce pratisyen olarak çalışması gerektiğini söylüyorlar. İşte o zaman esrarengiz adamdan gelen iş teklifini kabul edip Bluebell'e gidiyor. Zoe gittiğinde hayatı altüst oluyor. Çünkü adamın 3 ay önce öldüğünü, ölmeden önce kliniğin yarısını (sahip olduğu bu kadarı çünkü) ona bıraktığını öğreniyor. Başta orada yaşamak zor gelse de Zoe zamanla alışıyor ve kendini sevdirmeye çalışıyor. Daha sonra esrarengiz adamın biyolojik babası olduğunu öğreniyor falan filan.Biz de aslında küçük bir sahil kasabasında yaşıyor sayılırız. Bluebell küçük ve muhafazakar bir kasaba aslında ama burası ondan çok daha muhafazakar. O yüzden oldukça sıkıcı. Akşamları gidilip eğlenilebilecek bir bar yok mesela. Ha bar yok mu, var evet, ama sadece erkekler gidebiliyor nedense?! (Ah İzmir) Ben çoğu şeyi gözardı edip dilediğimce giyinip davranmaya çalışıyorum ama yine de rahatsız olduğum durumlar olabiliyor (Ah İzmir iki). Henüz 3 yaşında olan oğlum hiçbir şeyin farkında değil şu an, umarım farkedecek yaşa geldiğinde herkesin hak ettiği gibi modern, içinde yaşamayı sevdiği, hak ettiği saygı ve sevgiyi bulabileceği bir yerde yaşıyor oluruz (Ah İzmir üç).Konudan konuya atladım biraz. Fonda da Norah Jones var. Onun da etkisi olabilir :) Öte yandan karı koca True Blood, ki o da bence uyduruk gaydırık bir dizi ama seyrettiriyor kendini nasılsa, Game of Thrones (o şimdi tatilde), Modern Family (o da tatilde), Breaking Bad (yeni sezon başladı mı emin değilim, günü gününeden ziyade biriktirip seyrediyoruz genelde, vakit de olmuyor zaten diğer türlüsüne) seyrediyoruz. Gayet de güzel hepsi de. Modern Family bir komedi dizisi diğerlerinin aksine. Çok da şeker bir dizi henüz seyretmemiş olanlarınız varsa bildireyim buradan. Ben kendi başıma Hart of Dixie'den başka Mentalist, Lie To Me (eşimle başladık ama o sıkıldı bir yerden sonra, aslında ben de sıkıldım ve nerede kaldım hatırlamıyorum şu an), Onc[...]



Bir nöbet daha..

2013-08-08T06:06:58.006-07:00

Bugün günlerden Perşembe. Bir bayram perşembesi ve ben nöbetçiyim. Yazmadığım o uzun arada oğlum 3 yaşını bitirdi, aynı yerde çalışmaya, aynı yerde yaşamaya devam ediyoruz. Hayatımda çok da bir şey değişmedi. En son bu blogu düşündüğümde aslında yazmayı ve okumayı ne çok sevdiğimi tekrar hatırladım. Ama ara verince sanki hiç yazmamışım ve blog dünyasına çok uzakmışım gibi geliyor. Bir kere yazınca da neden daha önce de yazıp paylaşmamışım gibi geliyor. Bilemiyorum size de aynısı oluyor mu? Oğlumdan kısaca bahsedip hayatımın geri kalanı hakkında yazmak istiyorum aslında. Ben zamanında blog okuyarak çok sevdiğim filmlerle ve kitaplarla tanıştım çünkü.. çok sevdiğim yemekleri pişirmeyi de öğrendim. İnternet acaip bir şey. Işık hızıyla sevdiklerinizin yanında olabilmek, onların görüş açısından hayatı yakalayabilmek çok güzel.. Mayıs sonunda Zeynomlarla Antalyaya tatile gittik bir hafta. Çınar havuza düştü gözümüzün önünde. Ama çok hafif ve travmasız olarak atlattık bu olayı. Düşme sonrasında kafam hemen okuduğum/ bildiğim kadarıyla yapmam gerekenlere kaydı enterasan olarak. Normalde de soğukkanlıyımdır zaten ama Zeynep'in çığırtmasıyla elimdeki kitabı fırlatarak havuza daldım ve hemen Çınar'ı kucakladım. Ve enteresan olan şu: çocuğu hemen havuzdan çıkarmadım. Sadece kucağıma aldım ve ayağı kaydığı için düştüğünü, korkulacak bir şey olmadığını anlattım. Ve bu süre içinde de hep havuzda kaldık. Sakinleşince de tekrar kolluklarını taktık ve birlikte biraz yüzdük. Böylece Çınar havuzdan ve sudan korkmadı :) Onun düştüğünü göremememin sebebiyse Göçebe'ye gömülmüş olmamdı sanırım. Stephenie Meyer'in okuduğum ilk kitabı. Çok beğendim. Alacakaranlık serisinde önce ilk filmi seyretmek gibi büyük bir hata yaptığımdan kitaplarını okuyamadım bir türlü. Ama okumak istiyorum seri olarak. Çünkü filmler bana göre gerçekten kötüydü. Bir ve ikiyi seyrettim. Üçüncüyü seyretmiş olabilirim, aklımda bile kalmamış. Tek hatırladığım ikinci filmin ilkinden daha kötü olduğu. Ama Göçebe'yi bir çok arkadaşımdan duyduğum için onu okumayı çok istiyordum. Kitabın içine girince de çıkamadım işte. Sonrasında filmini de seyrettim. Elbette ki güzel değildi, kitap sonrasında beğenmeyeceğimi bilsem de nasıl çektiklerini merak ederek seyrettim. Aynı tatilde Marcus Sakey'in Akıl Labirenti'ni de okudum. Hikaye çok tanıdık geldi bana birkaç ayrıntı dışında. Sevmedim diyemem ama hani mutlaka okuyun türünde bir kitap da değil.. Daha Sonra eve dönüş yolunda Ayşe Kulin'in Dönüş'ünü aldım. Onu da yolda bitirmiş olabilirim! :) Ayşe Kulin'i oldum olası sevmişimdir zaten. Bu son üç kitabında epey farklılık yaptı eski kitaplarına kıyasla. Gizli Anların Yolcusu ve Bora'nın Kitabını da çok büyük bir merak ve heyecanla okumuş ve beğenmiştim. Kitaplarda bildiğim karakterlerin sonraki yaşantıları hakkında bir şeyler okumayı çok seviyorum. Seri kitapları okumak beni çok mutlu ediyor bu yüzden.. Okuduğum daha bir sürü kitap ve seyrettiğim film var. Zaman içinde hepsini de yazabilmeyi umuyorum. Blog sayfamı ve sizleri özledim.. Tekrar merhaba ve iyi bayramlar! :)



Limitless, 2011 (7,3)

2013-08-25T01:39:38.242-07:00



Oldukça sıradan bir hayatın var. Bazen dibe vurmuş gibi hissediyorsun. Yıllardır bir kitap yazacağım diye tutturmuşsun. Hatta bunu icin isten de ayrılmışsin. Sacın sakalın birbirine karışmış. Evin darmadağın ve pislik icinde. Bütün gün o evde oturup ilham gelmesini bekliyorsun.

Ara sıra dışarı çıktığında da insanlar görüntün nedeniyle seni uyuşturucu bağımlısı falan zannediyor. Bu arada kız arkadasın da tekmeyi basıyor.
 
Derken bir gün eski karının kardeşiyle karşılaşıyorsun. Daha önceki bağımlılığını bildigi icin sana bir ilaç teklif ediyor. Önce reddediyorsun ama diptesin sonuçta. Kaybedeceğin bir şey yok. İlacı alıyorsun.
O ilaç sana ihtiyacın olan her seyi veriyor bir anda. İlham ne kelime, ilhamlar, ilhamiler, huriler. Nuri'ler bir anda basına uçuşuyor. Kitabını da yazıyorsun ama bir anda hedeflerin de büyüyor.

Ertesi gün tık yok, ilaç etkisini kaybetmiş çünkü. Devamını almalısın. Ama bir anda eski karının kardesi öldürülüyor. Şimdi ne yapmak lazım? O mucizevi anları bir daha yasamak icin hayatını riske atar mısın yoksa eski tifil hayatına geri mı donersin?

İste Limitless boyle bir film.
İyi seyirler!



Özet

2012-02-22T02:03:56.674-08:00

14 Şubat'ın bir anlamı yoktur benim için. Dayatmalı günleri sevmiyorum. Ama artık önemi var çünkü 14 Şubatta eşimin ablası sayesinde ailemize bir üye daha katıldı :) Artık oğlumun 2 tane kuzen kardeşi var. Bademin ablası hem yaşının bizden biraz büyük olması hem ilk aylarda biraz sıkıntı çekmesi nedeniyle çok endişelendi hamileliği boyunca. Ama çok şükür kendi de minik Efe'cik de çok iyiler şimdi. Onlar İstanbul'da yaşadıkları için ben de hem doğumu hem ablamı bahane ederek 1 hafta izin aldım ve İstanbul'a gittik.

Daha önce bahsettiğim uyku eğitimini aldık ama henüz Çınar'a veremedik :) Keşke Matrix'teki gibi kodu girip bedene yükleme yapabilsek.. Psikologun anlattığı yapılmayacak bir şey değil. Ama önce çocuğa kıymak gerekiyor. Ağlatmadan sonuç yok çünkü. Onun için hala başlayamadım. Badem'le uyku (suzluk) konusunda hakkaten yolun sonunda olduğumuz için önümüze getirilen her türlü çözüme açıktık aslında. Çünkü gerçekten son noktadayız artık. Çınar neredeyse 20 aylık. Hala gece uykusuna yatmadan önce en az 1 saat uğraştırıyor bizi (kucağında gezdirerek ya da sallayarak uyutma). Geceleri de 8-10 kere uyanıp aynı ritüeli tekrarlatabiliyor. Hatta bazen o da yetmiyor 2,5 saat uğraş veriyoruz. Uykularımız ailecek bölük pörçük. Bu durumdan o da biz de mutlu değiliz. Yine de önce aklımda olan başka şeyleri denemek istiyorum. Mesela 2 hafta kadardır konuşuyorum. Şöyle uyuyacaksın, geceleri uyanmayacaksın vs anlatıyorum. Sonunda yine kucağa alıp uyutuyoruz ama eskisi gibi saatler sürmüyor. 30 dk da bayılıyor genelde ve de eskisi gibi canhıraş ağlamıyor. Geceleri de 3-4 kere uyanıp kucağa alır almaz tekrar uyuyor (du). Dün yine 8 kere uyandı! Ama dün gündüz aşısı vardı, ona yoruyorum ve gerçekten bir mucize bekliyorum. Bizim için dua edin nolur.

Bu yazıya asıl başlama sebebim görümcemin oğluna olan tutumuydu aslında. İster istemez kendimle kıyasladım ve çok üzüldüm. Oğlum için çok üzüldüm. Doğum sonrasında 10 gün kadar epey sıkıntı çektim ben. Ağrılarım geçmedi, temmuz sıcağında evde 10 kişi, her bir kafadan ses çıkar, çocuk 7/24 bağıra çağıra ağlar, sadece emerken rahatlar. O yüzden aile büyükleri yerimden kalkıp çocuğu memeden mahrum bırakmama izin vermez, temmuzda 36 derecenin üzerinde sıcaklık görmemize rağmen ilk 40 gün çocuğa da bana da kalın kalın şeyler giydirip akılları sıra üşütmemize engel olmaya çalışırlar, oğlum da ben de neredeyse kurdeşen dökeriz bu yüzden vs vs. Yani gerçekten her durumda baya sıkıntılı dönemler geçirdim. O yüzden sürekli olarak sinirliydim. Kendime de kızgındım, çocuğa da kızgındım. Dolayısıyla yeni doğum yapmış, yavrusuna kıyamayan melek anne pozisyonuna giremedim epey. Zaten o durumları atlatmam da neredeyse 1 seneyi buldu. Ama eşimin ablası öyle sıcak ve duygulu yaklaştı ki çocuğa, kendime daha çok kızdım. Şu anki uyku problemlerini falan da hep o ilk zamanlardaki agresifliğime bağlamadan edemedim :( Ben çocuğumla ilgilenip onu sakinleştirmeye çalışmadım ki hiç daha önce. Bencillik ettim elimde (farkında) olmadan. Yavrucağım avaz avaz bağırırken bir yandan ağrılarımı bir yandan isiliklerimi bir yandan bundan böyle hep bu şekilde yaşayacağımı düşünerek çocuğun sıkıntılarına meme vermek dışında bir çözüm olamadım. Giyinmesine, beslenmesine, eğitici oyuncaklarla oynamasına vs çok dikkat ettim. Sevgi de verdim elbette, o kadar da cani bir anne değilim ama görümcemi gördükten sonra kendimi çok yetersiz hissettim. Eski ben olarak yani. Çınarla yeni yeni iletişim kurmaya çalışıyorum diyebilirim bu anlamda. Yani 1 senedir falan diyelim.. Bir daha doğursam aynı şartlarda daha farklı davranabilir miydim onu da bilmiyorum :(

Kıssadan hisse : hayat ne kadar zor :(



Çorba ve IPC

2012-01-25T06:30:49.060-08:00

Dedim ya bu aralar yemek kısmına tatkık durumdayım. En son evcininden ezogelin çorbası ile kerevizli tavuğu denedim. ikisini de başarılı buldum. Çınar da çorbayı çok sevdi. Tavuğu pişirdiğim zaman yine Çınar'a özel bir çorba yaptığım için ondan yiyip tavuktan çok yemek istemedi. Ben de kerevizleri falan yakmasaydım muhtemelen daha iyi olacaktı :) Ezogelin çorbasına normalde havuç ve patates falan da koyuyorum ben ama bu şekilde de gayet iyiydi. Kimyon yakışmıştı mesela daha önce katmak aklıma gelmemişti. Bilginize efem.

Annem biricik yeğenime bakmak için İstanbul'a gitti. Çınar'ı 1 yaşına kadar birlikte büyüttük zaten sağolsun. Aynı şehirde olmanın avantajını yaşadık. Artık Çınar büyüdüğü ve ihtiyaçlı olan ablam olduğu için de kadıncağız İstanbul'a gitti. Aslında onun için ne kadar zor. Kızı bile olsa insan kendi evini özler eninde sonunda. Kendi evindeki kadar rahat edebilir mi bilmiyorum. Ben mesela annemlere ya da ablamlara da gitsem, oralarda her ne kadar çok çok rahat etsem de, kendi evimi özlüyorum ve evime dönmek istiyorum 3-5 gün sonra. Annem de arada sırada gelecek elbet ama o zamana kadar yazık yani. Bir yandan babam da burada yalnız kalıyor. Aklının bir köşesinde o da olacak. Bir yandan Çınar'ı çok özlüyor (artık bizden geçti :)), buradayken 1 gün bile görmediğinde sesi ağlamaklı oluyordu şimdi oturup cidden ağlıyor özledim diye. Bölünüyor sürekli. Ben zamanı geldiğinde o kadar özverili olabilir miyim bilmiyorum. Olamam gibi geliyor. Aslında ne kadar büyük fedakarlıklarla bu işe soyuduğunun farkındayız ama yine de demediğimizi bırakmıyoruz genelde. Ben size daha ne yapayım diyor bazen gariban, haklı, yapacak başka bir şey yok ama biz ağzımızı tutamıyoruz bir türlü..

İstanbul Parenting Class diye bir yer varmış İstanbul'da. Daha önce duyan ya da eğitimlerine katılan var mı acaba? Çınar'ın uyku sorunu için katılmayı düşünüp mucize bekliyorum. Kendi başına uyumayı bilmeyen sevgili oğlum için bir mucize olması ihtimali var mı sizce de eğitimle?



Kar Altından Selam Olsun!

2012-01-20T05:17:08.615-08:00

(image)

3 gündür dışarıda nasıl lapa lapa kar yağdı anlatamam. Haberlerde bile en çok bizim şehre yağdığı tescillenmiş! İşe gelmek ne zor. Akşam eve gitmek de cabası. Ama o yağan karı görüp de içimde çocuklar gibi yokuş aşağı kayma isteği yok mu, zar zor engel oldum. Hatta tam öğle saatinde aşağı tarafımızdaki trafiğe kapalı alanda kayma hazırlıklarına başlarken bir haber geldi. 30 yaşında genç bir delikanlı (evet evet şu anki yaşım itibariyle oldukça genç olduğunu düşündüğüm bu çocuğa çocuk yaşımda kesin koskocaman adam derdim) kar kazası geçirmiş. Hatta facialık durumu şansına en ucuz şekilde atlatmış. Ucuz şekli de şu : Yokuş aşağı kayarken bir tümsekten uç, yere konduğun yerde karın kapattığı bir metal çubuk kuyruk sokumundan gir, oradaki kemikleri paramparça et ve sırta kadar yararak geç. Evet gerçekten ucuz kurtulmuş, 1-2 milim bile oynasaydı omuriliğini harap edip felç bırakabilirdi ve hatta ölebilirdi. Epey bir kan kaybının ardından gelen ambulansla hastaneye yetiştirilmiş ve ameliyat edilebilmiş. Şu an için durumu çok iyiymiş ama ben bu haberi duydum ya, sanki o demir çubuk bana saplandı. İçim içimi yedi resmen ve ertesi gün şapırt, dudağımın kenarında bir uçuk!

Kazasız belasız günler geçirmeniz dileğiyle..

Hamiş : Fotoğraf, iş yerimdeki penceremden görünen manzara, hani şu arka tarafta trafiğe kapalı alanda kayacaktık derken bahsettiğim yer :)



Umutla yeniden

2012-01-18T02:36:49.152-08:00

Sonunda işe başladım, şapırt :) Oğlumla geçirdiğim 7/24 16 ay bana çok zor geldi. Evet sabahları uyandığında yanıma alıp bana şeker şeker şımarıkça gülüşünü seyretmek, beni öpüp koklamasına ve hatta birazcık ısırmasına izin vermek çok güzel. Evet, elimden tutup badi badi odasına götürmesine izin vermek çok güzel. Evet oyuna başladığımızda ilk 5-10 dakika her dediğimi yapmasına, bana becerilerini göstermesine izin vermek çok güzel. Ama 7/24 kendime hiç vakit ayıramadan geçirdiğim günler, kendimi dağlara vurarak kaçmayı istercesine kapıyı kapatıp çıkmak isteğim günler de az değil. Depresyonun alasını yaşadım, çıkabildim mi onu da bilmiyorum ama işe başlamak bana iyi geldi bunu söyleyebilirim. Ömürlük 2 eczacımız sonunda (!) emekli olmuş. Bana meslektaşlarıma büyük bir eziyet olan bir bölümümüz vardı, sarf malzeme. o kısım sonunda eczacılardan alınmış. Bu zaten başlıbaşına harikulade bir haberdi benim için. Çünkü bu sene görevlendirme bana yapılacaktı. Hoş hala eczaneye bağlı bu bölüm de, ama en azından işi biz yapmyoruz artık..

Oğluma bulduğum bakıcıdan memnunuz. Biz yokken de varkenki gibi iyi baktığını umut ediyoruz.

Beslenme konusunda iyice sıyırdığımı buradan sizlere duyurmak isterim. Yediğim her şeyin mutlaka bir besin değeri olması gerekiyor (bu aslında benden ziyade oğlum için ama artık yemekleri birlikte yediğimiz için bize de oluyor). Mesela bir çorba mı yapacağım, ya da bulgur pilavı mı yapacağım, içine evde ne varsa katıyorum. Bundan B vitamini alalım, şundan protein alalım, bundan lif alalım vs. Çerezlerde bile şundan kalsiyum alalım falan gibi düşüncelerle alım yapıyorum. Fena da olmuyor gerçi, çekirdek ailemizle güzelce beslenmiş oluyoruz. Evcini ve portakalagacina epey sardım o yüzden. Deneyip beğendiğim tariflerini paylaşırım zaman içinde.

Dizi ve film keyfimize asla sekte vurmadık sevgili okuyucular :) Ama kitapta o kadar da başarılı olamadım itiraf ediyorum. Yazlıkta Çınarı anneannesi ve babaannesine satmayı başardıkça karı-koca sahile inip şezlonglarda uzanırken kitaplarımızı okuduk tıkır tıkır. O kadar çok keyif aldım ki o anlardan, belki de her okuduğumu çok çok beğenmemdeki en büyük neden buydu bilmiyorum. Neler mi okudum? Mesela Ayşe Kulin'in dibine vurdum diyebilirim. Oldum olası çok sevmişimdir kitaplarını. Son çıkardıklarıyla pek ilgilenememiştim. Onları aradan çıkardım mesela :) Umut, Veda, Hayat ve Hüzün şimdi aklıma gelenler. Aklından bir sayı tut ve Kayboluş da kuzenden araklayıp bir çırpıda okuyuverdiklerimden. Filmler için bir facebook girişi yapmam lazım. Unutmamak için sıklıkla girip flixterda güncelleme yapmaya çalıştım çünkü. Son haftalardan aklımda kalanları yazayım hemen : Crazy, stupid, love (eğlenceliydi, 4 puan verdim 5 üzerinden), The skin i live in (güzel, 4 puan), Hangover part 2 (eh, 3 puan). devamı en kısa zamanda açıklamalarıyla..

Okumayı ve yazmayı çok seviyorum. İletişim insanıyım derdim kendime ama konuşma konusunda çok beceriksizim. yazarak ifade etmeyi seviyorum. paylaşmayı seviyorum. tekrar yazabildiğim için çok mutluyum. filmler, kitaplar, hayattan ve düşlerden hikayelerle yeniden hayat bulmayı diliyorum :) herkese merhaba..



Oğlum meşhur olmuş!

2011-02-04T12:50:34.188-08:00

(image)

Ok.an Bay.ülgen'in Disko Kralı'nı seyreden var mı? Peki 29.01.2011 tarihli programını seyreden var mı? Peki o programda C.emal Hü..nal'ın google fotoğrafları arasında gösterilen bebek fotoğrafının bundan önceki yazımda paylaşmış olduğum (şimdi kaldırdım) oğlumun fotoğrafı olduğunu farkeden oldu mu? İşte internet böyle bir şey :) Bazı arkadaşlar kritik kelimeleri yazarken aralarına nokta vs koyduklarında saçma geliyordu meğer doğruluk payı varmış! Google da C. H. diye aratınca benim oğlumun fotoğrafı çıkıyormuş, o fotoğraftan önceki yazımda Romantik Komediyi seyrettiğimden bahsedip oyuncuların ismini yazdığım için. Google'ın mantığı en çok tıklanan sayfanın ilk sıraya yerleşmesi değil miydi? Şunun şurasında beni takip eden 50 kişi falan var. Yazık, C.H. çok da popüler biri değilmiş o zaman :)



Mutlu yıllar!

2010-12-30T22:30:14.395-08:00

(image)

(image)

Bir önceki yazımdan yanlış bir çıkarım olmasın. Anne-bebek bloglarına karşı değilim. Bilakis annelerin çocukları ve tecrübe sahibi anneleri dinlemek isteyen yeni anneler için harika yazılar yazdıklarını düşünüyorum. Hele çocukları için gerçekten çok güzel anılar bunlar. Ama benim bu blogu yazmamdaki amaç bu değildi. Onun için böyle bir şeye dönüşmesini istemiyorum. Amacım kitaplar ve filmler hakkındaki görüşlerimi paylaşmak ve tavsiyelerde bulunmaktı. Gerçi zaman zaman bunu da değiştirip kendimden de bahsettim. Fena da olmadı aslında, kendimden bahsettikçe, paylaştıkça sizlerle yakınlaştım. Tamamiyle anne-bebek blogu olmasa da ara sıra kendimden bahseder gibi Çınar'dan da bahsederim muhtemelen. Göreceğiz bakalım :)

Yeni yıla girerken umut doluyum diyebilirim. Hayatımda yeni bir güzellik var, kendimden önce her şey onun için güzel olsun istiyorum. Her şeyin en iyisini bulsun istiyorum, o mutlu ve sağlıklı olursa biz de mutlu olacağız nasılsa. Elbette sağlık en birinci dileğim. Hepimiz için sağlıklı yılların başlangıcı olsun, bu yıl isteyenlere bebek, isteyenlere koca, isteyenlere iş versin daha ne diyeyim :)

Bu arada ben 2 ay depresyondaydım ama Badem çok olgun karşıladı her şeyi. Benden çok daha iyi uyum sağladı Çınar'a. Çınar da ayrı bir aşkla bakıyor zaten babasına. O gelince deli oluyor, birlikte oynamaya bayılıyor. Anne meme, baba oyun şeklinde bir durumu var :)

Hamiş : Evet görünürde oğlum bana benzemiyor. Aslında annem benim küçüklüğüme çok benzetiyor ama bebeklik fotoğrafım olmadığı için bu durumu ispatlayamıyorum. Çınar doğduğunda babasının bebeklik fotoğraflarının tıpkısının aynısıydı. Büyüyüp kilo almaya başladıkça ve göz rengi iyice belirginleştikçe anneme çok benzemeye başladı. Şimdi annemi tanımayanlar bana (ben bu kadar güzel değilim elbette), tanımayanlar Badem'e çok benzetiyorlar.

Hamiş 2 : Aysun'cum ben hala bir friend request bekliyorum ama? :)



Yeniden..

2011-01-30T22:18:08.275-08:00

Hayır burayı bir anne-bebek blogu haline getirmeyeceğim. Ama yazmayalı o kadar uzun zaman oldu ve bu zamanda hayatım o kadar Çınar'dan oluştu ki geçen zaman içinde olanları anlatmak için Çınar'dan bahseden bir yazı yazacağım :)

oğlum neredeyse 6 aylık oldu. İlk 2 ay kabus gibiydi. Ben kendimde değildim resmen. Zaten depresyona girdim. Malum lohusa depresyonu. Girmem heralde diye düşünüyordum doğumdan önce ama Çınar'la girmemek mümkün değildi. Ameliyatım iyi geçmesine rağmen sonrasında çok zorlandım. Epiduralli sezeryan ile doğum yaptım. Sonrasında çok ağrım oldu. Gerçi o da 2-3 gün falan sürdü. Çınar da oldukça zor bir bebekti. 7/24 emmek istiyordu. Emmediği ve uyumadığı zamanlarda bağıra çağıra ağlıyordu sadece. Ömrüm öyle geçecek diye acaip bir karamsarlığa düşmüştüm. 2. aydan sonra biraz biraz oyalanmaya ve aralıksız 10 dakika falan ağlamadan durmaya başlayınca ben de biraz olsun rahatladım.

Şimdi o zamanları unuttum bile. Artık oğlum bizi tanıyor, bize gülüyor hatta kahkahalar atıyor. Eskisini düşündükçe şimdi çok şükür çok rahatız. Yine de zor bir bebek ama o ilk 2 ayı atlattık ya ona şükrediyorum resmen :)

Anlatılacak çok şey var aslında. Belki oğluma ayrı bir blog hazırlarım fırsat bulursam, belki her şey bende kalır. Ama burayı anne-bebek blogu haline getirmeyeceğim. Hem bu arada benim seyrettiğim bir sürü dizi ve film oldu. Onları falan da anlatmam lazım bir ara. Ama şimdilik böyle kısa bir giriş yapayım dedim merak eden sevgili dostlar için. Hepinizi de çok özledim :)

Hamiş : Sevgili Yaşamın Kıyısında, çok haklısınız, fotoğrafsız olmazdı ama bu yazıyı yazıp daha fotoğrafı yükleyemeden Çınar ağlamalarına başlayınca mecburen bilgisayar başından kalkmıştım. Sizin de hatırlatmanızla şimdilik bir fotoğraf yükleyeceğim. Bu fotoğraf 1 Aralık 2010'da çekildi. Yani 5 ayına 2 gün kala diyelim :)



Çınarlar için tarihi gün! :)

2010-07-08T05:04:21.848-07:00

03.07.2010

16:10

... ve anne oldum! :)

Her ikimiz de iyiyiz çok şükür. Bir müddet buralarda olamayacağım ama mümkün olan en kısa zamanda tekrar yazışmak ve paylaşmak dileğiyle hepinize de kocaman sevgiler.



Son 22 gün :)

2010-06-15T00:06:23.635-07:00

Oğlumuza kavuşmamıza 22 gün kaldı. Ben doğum öncesi iznimi de başlattım tabi bu arada. Sürekli evdeyim. Gerçi yine ara ara dışarı çıkıyorum. Çıkamadığımda da evin içinde sürekli hareket halindeyim. Hareketin iyi geldiğini de düşünüyorum çünkü. Aslında oturmak, yatmak, hele hele oturduktan ya da yattıktan sonra tekrar ayağa kalkabilmek tam bir marifetmiş bu son ayda. Çok kilo almamış olmama rağmen zorlanıyorum. Ayaklarım bile beni taşımıyor artık. 5-10 dakikalık ayakta kalmayla bile ayaklarım müthiş ağrıyor. İdare ediyorum anlayacağınız :)Mentalist'in 2. sezonuna başladım. Seviyorum ben Patrick Jane'i. Geçtiğimiz ay da Grey's Anatomy'nin 6. sezonunu bitirmiş ve hormonlar nedeniyle son bölümde ağlamıştım. Mentalist için de böyle bir duyum aldım bakalım ne olacak :)Nermin Bezmen'in kitabına başladım ama 15. sayfadan sonra koltuğun kenarına koydum öylece kalakaldı. Bu aralar hiçbir şey yapasım gelmiyor nedense. Mentalist'e başladım dedim ama onun da 1 bölümünü bile birkaç parçada ancak seyredebiliyorum. Oturmak bana bir hayli rahatsızlık verdiği için yatarak izlemem gerekiyor. O zaman da 10. dakikada falan uykum geliveriyor. Biraz uyuklayıp kaldığım yerden devam ediyorum falan filan. Zevksiz gibi ama hiç yoktan iyidir işte.Lost'un sonu beni de tatmin etmedi sorular anlamında. Ama en azından mutlumsu bir son oldu. Yani tek başına bir bölüm olsaydı, öncesini değerlendirmek gerekmeseydi en azından sevenler kavuştular denilebilirdi. Ama ilk sezonlarda gözümüzü kırpmadan bölüm üstüne bölüm izlediğimiz böylesi bir diziden daha çok şey, en azından onca soru işaretine birkaç açıklama beklerdim.Biz aslen Ankara'lıyız. Aslında pek Ankara'lıyız demem ben. Çünkü annemle babamın memleketi orası. Ben doğma büyüme Ereğli'liyim. İnsan baba kütüğü neredeyse oralı sayılmaz bence. Evlenince de eşinin kütüğüne geçiyorsun. Hoş onun babası da Ankaralı olduğu için benim adres değişmedi ama misal Adanalı olsaydı bundan sonra Adanalıyım mı diyecektim? Her neyse, annemler Ankaralı olduklarından sık sık gider gelirdik Ankara'ya. Ama büyükler merkezde oturmadıklarından gidişlerimiz pek şehiriçi olmazdı. Köye gider orada vakit geçirirdik. Dayımlara gittiğimizde merkeze giderdik ama o da beni hiç açmazdı. Açmazdı derken Ankara'yı hiç sevmezdim. Çok kasvetli ve gri bir şehir gibi gelirdi. Ne zaman ki eşimle evlendik, daha sık gider gelir olduk. Eşimin ailesi de Ankaradaydı çünkü. En yakın arkadaşları da Ankaradaydı. Onun arkadaşları diye ayırmak istemiyorum, zaten bizim arkadaşlarımız olarak bakıyorum çoktandır da, anlaşılsın diye burada eşimin arkadaşları ifadesini kullanmak zorunda kaldım. İşte o güzel dostlar, dostluklar sayesinde Ankara çok sevdiğim yerler arasına girdi birden. Her gittiğimizde görmeden dönmediğimiz Melih ve Ayça-Selim ikilisi Ankaraya anlam vermişti benim için. Önce Melih terketti Ankarayı. O zaman Ankaranın gözümdeki değeri düştü itiraf edeyim. Şimdi de Ayçalar taşındılar. Ankara ciddi anlamsızlaşmaya başladı. Ayçalar çok uzağa gitmediler en azından Melih gibi. İstanbul'a gittiler. Bu da yine sık sık görüşebileceğimiz anlamına geliyor. Gerçi Melih Avustralya'da olmasına rağmen sık sık telefonlaşıp haber alıyoruz birbirimizden ama yüzyüze görüşmenin keyfi elbette farklı. En azından Ayça'larla hala yüzyüze görüşebilme [...]



Mobilya Kokusu :)

2010-05-30T09:28:41.266-07:00

Mobilyalarımız geldiiiiii :) Adamlar ilk önce şifonyeri çıkardılar eve. O zaman acaip bir moral bozukluğu yaşadım çünkü bebe mavisi olarak belirlediğimiz renk yerine koyu mavi bir çekmece çıktı karşımıza. Allahtan bütün çekmeceleri renkli istemedik. Çoğu beyazdı zaten. İkisi mavi ikisi yeşil olacaktı. Yeşiller doğru geldi de maviler başka bir desen için beğendiğimiz tondan geldi. Neyse mobilyacı kadınla konuştuk, adamlara iade ettik. Doğru renkte boyanıp gelecekler. Mobilyanın geri kalan kısmını çok beğendik ama. Zaten mağazada da çok beğenmiştik, belirli yerlerindeki lacivert-kırmızı renkler yerine bebe mavisi-yeşil uyumu olsun istemiştik.Modoko'yu bilenler bilirler. Kocaman bir yer. Bir caddesi de bebek mağazalarına ayrılmış. Ama o kocaman yerde topu topu 3 dükkanı beğenmiştik. Lara Baby, Çocuk Kalbi ve Yıldızlar Bebe Genç. Ereğli'ye döndüğümüzde yeni doğum yapmış olan bir arkadaşımızın da Lara Baby^den alışveriş yaptığını duyduk. Uzunbacak da Tunişkocumun oda takımını Çocuk Kalbi'nden almıştı. Onun mobilyası şimdiye kadar gördüğüm en güzel mobilya zaten. Mağazada gördüğümüzde de beğendik ama evdeki duruşu çok daha farklıydı. Meğer zevkli arkadaşım beğendiği modeli, beğendiği motiflerle süsleterek yaptırmış onu. Onda olmasaydı kesin biz de o modeli alırdık. Ama aynı olmasın dedik ve kararımızı Yıldızlar Bebe Genç'te kıldık. Mağaza sahibi Ümran Hanım müşterileriyle çok ilgili bir kere. Mobilyayı en ince ayrıntısına kadar anlatıyor, mobilyanın en güzel tarafı da ayrıntılarda gizli. Çekmece köşelerinin güvenlik nedeniyle fazlasıyla yuvarlatılmış olması, boyası, ray sistemi vs. Henüz kullanmaya başlamadık elbette. Daha bugün geldi zaten, dedikleri günde de teslim ettiler bu arada ki bu bir satıcıda en çok aradığımız özelliklerden biridir. Güvenilir olması çok önemlidir. Bu açıdan da güvenimizi boş çıkarmadı. Bizim bebek odası yaptığımız oda eskiden misafir odasıydı. Bekarken kullandığım tek kişilik ikiz yatak, şifonyer, kitaplık ve annemin ta evlendiğinden kalma 4 kapılı bir gardrop vardı odada. kitaplık haricindekilerinin hepsini boşalttık. Bebek gardroplarının da en büyüğü 3 kapılı olduğu için başta siparişimizi karyola ve şifonyer olarak vermiştik. Ama siparişe yönelik çalıştıkları aklıma gelince Ümran Hanımı arayıp daha önceden bir mobilyacıya yaptırmayı düşünerek çizdiğim 5 kapılı dolaptan bahsettim. Tabi yaparız deyince çok mutlu oldum :) Bize bir de oyuncak sandığı ile 2 tane duvar rafı hediye ettiler sağolsunlar. Gerçi fiyat olarak diğer mağazalara göre biraz daha pahallıydı ama yine de değdi diye düşünüyorum. Mobilya bakan biri varsa Yıldızlar Bebe Genç'i öneririm kısacası. Temizlik sonrasında 1 hafta kadar havalandıracağız mobilyaları. Aslında 1 ay kadar bütün kapaklar açık kalsın dediler ama biz temizleyip yerleştireceğiz yavaştan. Çünkü evin her heri her yerde halinden iyice gına geldi bana. Zaten bu aralar hormonlar tavan yaptığından mıdır nedir iyice tuhaf oldum. Hala temizlikçi bulamadığımız için de moralim çok bozuktu. Bu koca göbekli halimle yemek bile zor yaparken temizlik imkansız oldu. Geçenlerde bari azıcık ütü yapayım dedim. Sıcakta da hiç çekilmiyormuş. Çok yorulmadım gerçi ama sinirlerim çok bozuldu. Oturdum ağladım.Sonra Gr[...]



Artık Evdeyim! :)

2010-05-23T20:16:04.606-07:00

Sonunda izne ayrıldım. Evde oturmak gayet güzel falan demem gerekirdi aslında ama henüz oturabilme şerefine erişemedim. Evdeki işler, hazırlıklar falan daha bitmedi. Temizliğe gelen kadın da bizi bırakınca işler iyice sarpa sardı. Kadın da hamile olduğu için istemeyerek de olsa bırakmak zorunda kaldı. 1 ay aramız var. Bugün de gidip rutin tahlillerimi yaptırıp raporumu alacağım. Sanırım 31 mayısta 1 gün daha çalışıp sonra tekrar rapor alacağım. O gün için de izin ya da rapor alabilirim aslında ama nisan sonundaki nöbet listesinde bu zamanları hesap edemeyip o günkü nöbeti bana yazmıştık. Değiştiredebiliriz ama gerek yok. Zaten 1 gün daha geleceğim diye kimseyle vedalaşmadım. Geri dönmemeyi ciddi ciddi düşünür oldum son zamanlarda. Birlikte çalıştığımız arkadaşlardan biri de işe son gittiğim Salı günü akşamı ağlamaklı bir sesle beni aradı. Ben son gününüz olduğunu düşünemedim, sizinle vedalaşamadım diye. Çok duygusaldır zaten kendisi, ama sesini duyup da hakikaten bir daha dönmeyebileceğim gerçeğiyle yüzleşince bana da hüzün çöktü birden.Zonguldak'ta yaşanan faciaya her aklı başında insan gibi ben de çok üzüldüm. Hatta o şehirde yaşamış olmanın da verdiği ayrı bir üzüntüm daha vardı. Eskiden daha sık yaşanırdı böyle facialar. Ya da biz mi fazla duyuyorduk bilmiyorum. Sonra arası açıldı biraz. Ama son yıllarda tekrar çıkmaya başladı. RTE'nin bunu bir kader olarak nitelendirmesine inanamadım. Zonguldak haklı alışkındır demesini aklım almadı. 30 canın arkasından böylesi bir mazerete sığınarak kendisini haklı çıkartmaya çalışması karşısında şaşırıp kaldım. Bu nasıl bir kader olabilir? Sen tedbidirni alma, denetimleri faso fisodan yapılsın, sonra haydi kardeşim bu senin kaderin deyip asansörle mezarlarına yolla. Olacak iş mi? Oğulcuğunun gemiciği olması da kader o zaman buna göre. Çalıp çırpmasıyla falan hiç alakası yok. Bakanlardan biri de onu destekler biçimde kaderin önüne geçilmez demesin mi? Ben şahsen kömürle ısındığımız zamanlardan utandım. Bir tek kömür parçasını çıkartmak için girilen tehlikeler, kazanılan meslek hastalıkları ve ölümleri düşündükçe gerçekten içim titredi. O günün akşamı da tesadüf House'daki bölümde bir göçük oldu. Göçüğün altında yalnızca 1 kişi vardı ama bırakın 30 kişiyi o 1 kişiyi çıkartmak için bile delice mücadele verdiler ve kadını göçükten kurtardılar. Aynı akşam belgesel kanallarından birinde de maden ocaklarında kullanılan yeni bir kazıcı alet üretmişler. Onu tanıtıyorlardı. Bilmem kaç dakikada bilmem kaç metre kazabiliyormuş da, insan gücüne gerek kalmıyormuş da. Bütün bunları da görünce iyice içim titredi. Ama son günlerdeki gelişmeler sonucunda artık ülkem ve kendim için umutluyum. Bayram havasında geçen kurultayın bizi güzel günlere taşıyacağını düşünüyorum. Artık bir şeyler değişmeli zaten. Yıllardır ilk defa bu kadar umutla bakabiliyorum yarınımıza. Ve olabilecek güzel şeyleri heyecanla bekliyorum. Ben ki politikadan bu kadar uzak bir insan olarak günlerdir canlı yayınların başından ayrılmadan seyrediyorum, hakikaten bir şeyler değişecek demektir :)Kilolu insanları daha iyi anlıyorum artık. Çok kilo almadım şimdiye kadar ama göbek mevzusu insanı düşündüğümden daha çok rahats[...]



YENİ DÜNYA

2010-05-16T06:57:26.471-07:00

Hayır, Kör Randevu’yu henüz bitirmedim. Ama bir kitabı her gün işe sonra eve taşımak çok mantıklı gelmediği için daha önce de Kumpanya’yı getirmiştim işe. Bunlar kısa kitaplar olduğu için hemen bitiveriyorlar. Şimdi de Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’sına başladım. Kitabın içinde 13 kısa hikaye var ;Asfalt Yol, bir öğretmenin tayinle bir köye gitmesi ve köyün yolunun düzeltilmesi için uğraş vermesi, yol yapıldıktan sonraysa hemen bozulduğu anlaşılıp lastik tekerleği olmayan kağnı gibi taşıtların asfalt yoldan men edilmesi sonucu köylünün öğretmeni sevmemesi üzerine adamcağızın pılını pırtısını toplayıp köyden ayrılmasını konu almış.Onun dışında Hanende Melek, Çaydanlık, Ayran, Isıtmak İçin, Uyku, Selam, Bir Mesleğin Başlangıcı, Bir Konferans, Yeni Dünya, İki Kadın, Sulfata, Hasanboğuldu isimli hikayeler var.* * *Ya bir insanın her gün bankada işi olabilir mi ya? Her sabah aynı bahaneyle işten çıkıp gitmek ve 10 dan önce dönmemek, mümkünse 11 de falan dönmek nasıl mümkün olabilir? Benim de eşim amirim olsaydı ben de böyle yapar mıydım acaba? Belki isterdim ama eşim bile bana bu kadar müsamaa göstermezdi sanırım. Diğer arkadaşım zaten raporlu kaç haftadır. E birinin de her gün bankada işi olduğundan her sabahki işler bana kalıyor. Vallahi küstürecekler, hepten gideceğim ya. İznimi doğum sonrasına aktarma düşüncem olmasaydı çoktan gitmiştim yani. Ama işte bir yandan da bebeğimizi düşünüyorum. Onunla daha fazla ilgilenebilmek ve vakit geçirebilmek için ne gerekiyorsa yapmak fikrinde olduğum için bir müddet daha katlanacağım bu gidişle bu banka (!) işlerine. Zaten 9 senedir katlanıyorum(z). Adaletin bu mu dünya??Bugün alt komşumuzun da Ege adında bir oğlu olacaktı. Şimdi aradım eşini, meğer gündüzü bekleyememiş oğluş. Gece arkadaşımın suyu gelmiş ve acilen hastaneye gitmişler. 3 gibi de doğmuş :) Umarım bizimki zamanında doğar. 1 gün çok fark ettirmez gerçi de, öyle aylar ya da haftalarca erkenden gelmez umarım. Gene de sağlık olsun tabi ki. Sağlıklı doğsun umarım..* * *1 hafta sonra..İş yeri hala aynı. Her gün bankalara gitmeler, gelmeler. Öğlene kadar oh mis gibi vakit geçiyor vallahi beyefendi için. Bugün artık dedim ki her gün her gün bankada ne yapıyorsunuz? Zaten bu soruyu belirli aralıklarla soruyoruz ama umrunda değil. Ne de olsa amiri kendi eşi! Kimi kime şikayet edeceğiz.. Annesinin elektrik faturaları varmış, kendi faturaları varmış. Otomatik ödeme de yapamazlarmış. Hesaplar karışırmış bıdı bıdı.. Neyse sinirlenmeyeceğim. Şunun şurasında 1 hafta daha buradayım. 20 sinden itibaren ayrılıyorum işten. 1 sene sonrasında da geri gelir miyim hakikaten bilmiyorum. İlk düşündüğüm şey taşınma olasılığımız. Badem arasıra İzmir’e gidiyor iş görüşmelerine. Ama kafamıza yatan bir iş çıkmadı şimdiye kadar. 1 sene içinde bu değişebilir. İkincisi ben eczane açabilirim. Bu salak hastanede daha fazla çalışmayabilirim yani. Sanki madalya veriyorlar. Eşek gibi çalışıyoruz da ne oluyor. Diğer türlü en azından kendi işim derim. Bilmiyorum işte. Ne diyeyim, hayırlısı..Dün House ve Fringe seyrettik yine. Epeydir film yerine dizileri tercih ediyoruz. Malum dizilerin süreleri daha kısa olduğu için bana daha uygun oluyorl[...]



Cevizli Çikolatalı Kurabiye

2010-05-01T20:59:33.333-07:00

Dün TV seyrederken Beşiktaş Ihlamur'da bir kafeyi tanıttılar. Hiç gitmedim ama gayet cazip görünüyordu. Dikkan sahibi bir de kolları sıvayıp bir kurabiye yapmaya koyuldu, zaten kendi de geçiyormuş hep mutfağa. Sunucu kız ballandıra ballandıra bir anlattı bir anlattı, yok kokusu şöyle mis gibi, yok görüntüsü böyle güzel.. Eee durur muyum? Program bitince ayaklandım. Zaten görümcemler de yoldaydı. Badem meşhur kısırını yapıyordu. Ben de bayıla bayıla yenilen şu kurabiyeyi bir deneyeyim dedim.

2 yumurta
1,5 su bardağı şeker
168 g tereyağı
3 su bardağı un
bir çay kaşığı kabartma tozu
1 su bardağı iri kıyılmış ceviz
1 su bardağı damla çikolata

Tam tarif bu. Ama ben 168 g tereyağı yerine 4-5 küp tereyağı ile iki kaşık zeytinyağı koydum. Damla çikolata da yoktu evde. Eti bitter'lerden 1,5 paketi bıçakla küçülterek ekledim tarife.

Önce yumurta, yağ ve şekeri karıştırdım. Sonra un ve kabartma tozunu ekledim. Sonra da ceviz ve çikolatayı. Kurabiyenin özelliği büyük olmasıymış. Kimisi avuçiçi kadar, kimisi daha da büyük. Tabi fırına girince biraz daha yayılıyor unutmayın.

Sonuç gerçekten güzel oldu. Ben ağızda un tadı bırakıp insanı susuz bırakan kurabiyeleri çok sevmem. Bu tam bana göreydi o yüzden. Kıyır kıyır :) Sütün ya da kahvenin yanına iyi gider gerçekten de. Püf noktası bütün malzemelerin oda sıcaklığında olmasıymış bu arada. Ben yumurtaları dolaptan çıkardığım gibi kullandım gerçi vaktim olmadığı için. Tereyağı da buzluktan çıktığından onu da azicik ısıttım itiraf edeyim :))

Görümcemler de çok beğendiler kurabiyeyi. Hatta kafe açma hayallerimiz gün yüzüne çıktı yeniden. Bizde ailecek var galiba bu hayal :)

Afiyet olsun.